< - Ziyaretçi Defterine Geri Dön İleti Yazmak İçin Tıklayın

Gönderen :  veli karabacak
Tarih : 17.4.2008

İleti : 

Veli Karabacak kimdir:
Anacığım Hesne’ce Kıtlık senesi, Meyremçil yaylasında bir karaçadır da doğduğumu söylerdi. Torosların kekik, ardıç, çam kokan, mor sümbüllü yaylalarına hasret bir Karabacaklı Yörüğüyüm.
Çukurova’nın kıraç topraklarında ırgatlık, koyun çobanlığı, karpuz bekçiliği yaptım. O yüzden dilli düdüğüm hep yanık türküler çalar. Bu yanık türküler, yüreklere saplanan yılan dili hançer, “karanlığa kişneyen kısrak” gibidir. Okumak adam olmaksa okudum. Teknik eğitim yaparak, demiri tavında dövmesini öğrendim. Evliyim. İki yayla çiçeğim var.


KARANLIĞA KİŞNEYEN KISRAK
Birinci bölüm

Söylentilere göre;                                    
Çukurovalı toprak ağasının birisi, göç yolunda rahvan at yürüyüşlü, elma yanaklı, kırk belikli, kirpiklerinin gölgesi yüzüne düşmüş, bir karabacaklı kızına gönlünü akıtır. Bir gün adamlarını alarak bu kıza dünürcü gider. Kızın adı Fatma Şahan’dır. Fatma şahan Dünürcüye derki, Ağa, ağa beni iyi tanı, Binboğanın ceylanı, Çukurova’nın tazısına av olmaz diyerek dünürcüyü kovar.

Kişnemesi;
Karanlığa sıkılan kurşun gibiydi.


Güneş,Çukurova’nın sisinden hayal meyal görünen Gavur dağlarının üstünde asılı duruyordu.
Güneş sanki yerine çakılmıştı. Ne aşağı iniyor, ne de yukarı çıkıyor, orada öylecene kıpkırmızı parlayıp duruyordu.
İlerleyen saatlerde alev topuna dönen Güneş, kalaylanmış gibi ağaran gök yüzünü ısıttıkça, sıcak yağıyordu Çukurova düzlüklerine.
Aktozlu köyü Anavarza düzlüğündeydi. Biraz ilerisinden Güney kesiminden Ceyhan ırmağı akıyordu. Kış aylarında gümbür, gümbür akan boz bulanık sular, ölüm sessizliğinde yatağına uzanmış, ağır edalı kıvrım, kıvrım akıp yeşillikler içinde yitip gidiyordu.
Yol, Anavarzadan sağılıp Ceyhan ırmağını gün doğusuna doğru biraz takip ettikten sonra ileride dağlara sapıyordu.
Yol tozlu yer, yer taşlı bir araba gidecek kadar genişlikteydi. Yolun etrafını gelincikler, deve dikenleri, pıtrak otları, böğürtlen çalıları ile örülmüştü.





Boklu taşa doğru vurup giden yoldan Zeynep yalın ayak yürüyordu.
Bir Yörük kızı olan Zeynep, uzun boyluydu. Minnacık yüzüne kirpiklerinin gölgesi düşmüştü.
Omzunda çapa, elinde su testisi, belinde azık çıkını, karnında “Kartal cırnaklı” yiğidi vardı.
Zeynep ötelere gittikçe küçülüyor, Anavarzadan siyah bir nokta gibi görünüyordu. Zeynep yalın ayak yürüyordu. Lastik terliği çiğden ıslanınca, çıkarıp eline almıştı. Yürüdükçe yol bir yumak gibi sarılıyor, bitmek bilmiyordu.
Çukurova’nın sıcak yüklü sabahında , yüzü karanlık gece gibiydi. Beynine kapkara düşünceler saplanmıştı. Boyuna kapkara düşünceleri bir kenara atıp, iyi şeyler düşünmeye çalışıyordu. İyi şeyler düşündükçe, neşeleniyor, yüzü şafak gibi ışıldıyordu.
Zeynep’in karnında umutları vardı. “Kartal cırnaklı” yiğidi vardı. Bu onun için umut, aydınlık, gelecek günlerin müjdecisiydi. Öyle diyordu Zeynep; Bir oğlan doğuracağım ki, “Kartal cırnaklı”. Namı alıp başını gidecek beriden öteye. Çukurova’yı köy, köy gezecek.
Attığı naralar, at Kişnemesine karışacak. Dolu dizgin koşarak çabuk ulaşacak, başı dumanlı Toroslara.
Acılarımın türkülerini söyleyecek, dağlara taşlara. Bu türküler bile yetmeyecek, kanayan yaralarımın acılarını dindirmeye.
Dertler yumak, yumak sarıldıkça içime,“Kartal cırnaklıma” yattığı yer dar gelecek. Nurlu ışık olup, ak köpüklü dalgalara karışacak. Kör ağadan intikam alırcasına, çorak kıyıları durmadan dövecek. Yaz yağmurları gibi yağacak, Çukurova’nın susuz topraklarında.
Büyük İskender’in atı olup, Ummanları aşacak. Hazret Ali’nin Düldülü olup, Ahır dağı’ndan uçup Ali Kayasına konacak. Battal Gazinin aşkar tayı olup, fır dönecek Kör Ağanın etrafında. Yedi renk ışık olup parlayacak, Halep gösterende. Yarım kalmış sevda ışıklarını yeniden yakacak gönüllerde.
Toy düğünler kuracak Çukurova’da. Kırk gece, kırk gündüz sürecek düğünlerde, Oğlak derisinden yapılmış tiz sesli davullar dövdürecek. Gümüş cıngıllı zurnalar üfletecek Kör Ağanın kulaklarına. Ak mintan, parlak karabez şalvar, Altı kabaralı Everek kundurası, giysilerle kendini donatacak “Kartal cırnaklım”. Halay başında döne,döne “Kırıkhan” oynayacak. Keklik gibi kayacak tiz sesli davulların önünde.
Zeynep; Öyle bir oğlan büyütmüştü ki içinde. Öyle bir türkü yakmıştı ki, “kartal cırnaklısına”. Bu türküyü Çukurova’da duymayan kalmamıştı. Türkü dilden dile, gezdikçe, insanı efkarlandırıyor, yüreklerde silinmeyen izler bırakıyordu.
Zeynep’in gönül türküleri, Çukurova’yı sarmıştı. Türküyü Toroslarda Yörükler, Binboğayı yurt edinmiş Afşarlar, Gâvur dalarında Farsaklar bile duymuştu. Cümle, ırgatların dilinde, kuşların ötüşlerinde, köpeklerin havlamasında, atların kişnemesinde bu türkü vardı.
Türkü umut doluydu. Işık gibi parlıyordu.
Türkü, acıları biraz olsun alıp götürmüştü. Zeynep cesaret bularak yola devam etti. Taşlar ayağında yaralar açmıştı. Kanayan yaraların acılarına aldırmadı.
Hızlı yürüyerek, tarlasına bir an önce varmak istiyordu. Köyden epey uzaklaştı. Etrafı derin bir sessizlik sarmıştı. Sessizlik onu ürkütmeye başladı. Gördüğü her canlıdan, kuştan kurttan böcekten çiçekten cesaret almaya çalıştı.
Yol, bir türlü bitmek bilmiyordu. Kör ağanın uçsuz bucaksız pamuk tarlalarını yarıp gidiyordu. Turaç sesleri, Boklu taşın üstünde uçan kartal cıyaklamaları, etrafın sessizliğini biraz dağıttı. Sessizlik karabulut gibi çökmüştü.
Zeynep korkularını yenmek için, Ali beyini düşündü. İçinde çöreklenmiş acılar yerine, umut doldurmaya çalıştı. Etrafın ürkütücü sessizliği, Yalnızlığı, acıları, Ağıtlarla dağıtmaya çalıştı. Bir anda Boklu taşın düzlüğünü, ince dokunaklı bir ses kapladı.

Kanlı Göynek, yuman seni kuruturum.
Ali beyim gelinceye kadar, bohçalarda çürütürüm.
Bir oğlum olacak, duyun ağlar ”Kartal cırnaklı”
Oymalı beşiklerde, nen çalar büyütürüm.

Zeynep’in ağıtı, yürekten geliyordu. Dokunaklı, “karanlığa sıkılan kurşun gibiydi”.
Ağıta, pür kulak kesildi yazı yaban. Irmakların akması durdu. Kuşlar, uçmayı bırakıp yere indiler. Turaçlar ötüşleri, kartallar cıyaklaması, eşeklerin anırması atların kişnemesi kesildi.
Ötelerde avına saldıran şahin kuşu, doğanlar, atmacalar avını yakalamaktan vazgeçti. Boklu taşın düzlüğündeki tüm canlılar, bir birlerinin koynuna sokuldular. Nefes almadan ağıtı dinlemeye başladı.
Irgatlar çapalarını yere bıraktılar. Başlarına inen sarı sıcağa aldırmadan Zeynep’in ağıtını dinlediler.
Ağıt, şaha kalkmış bir at gibiydi. Uzaklara yakın eden, ağzından köpük saçan süt beyaz bir at.
Ağıt, karşı dağlara çarpıp geliyordu. Birkaç defa fır döndü Zeynep’in etrafında. Akdeniz tarafına, vurdu gitti.
Ağıtın hızından, ak çiçeğe durmuş pamuklar yere eğildi. Sanki tiz sesli davullar önünde halay çekiyordu.
Ağıt, hortum yeline dönmüştü. Tüm haksızlıkları katmış önüne, Yılankale’ye, Anavarza’ya, Toprakkale’ye çarparak yok ediyordu. Ağıt öfkeli, kin doluydu. Zapt etmenin mümkünü yoktu.Ne yapacağı belli değildi. Bir solukta Akdeniz’in ak köpüklü dalgalarına karıştı. Tekrar ortaya çıktı. Kirli mavi yağmur bulut oldu, Gavur dağlarına çekildi. Sulu sepkenli yağmur olup yağdı. Şimşek olup çaktı. Zeynep’in acılarını bir solukta silip attı.
Zeynep, “Kartal cırnaklısının” yükünden, içinde çöreklenmiş acılardan iyice yorulmuş, her tarafı su gibi terlemişti.
Göz bebeklerine toz oturmuş, ağzında devamlı tuz tadı vardı. Buna rağmen yorgunluğuna aldırmadan yürüyordu.
Kuşluk vakti sıcakları iyice azmıştı. Biraz olsun serinlemek için, elindeki testiden kana, kana içti. Bir avuç su döşüne serpeledi. Uzun bir nefeslenip, ağıtına devam etti.

Nennide benim yavruma nenni.
Yavrumun boyu uzun, döşü enli.
Yetiş gurbanlar olduğun yiğidim.
Baban yatıyor, uzanmış ala ganlı.

O anda, başı yerden bir karış yukarıda bir karayılan, yolunu kesip geçti. Zeynep ağıtı kip diye kesiverdi. İçini çekerek, ince tuhaf bir ses çıkardı. Bu onun çok korktuğunun işaretiydi. Olduğu yerde kala kaldı. Göğsü körük gibi, indi kalktı. Korkusunun geçmesini bekledi. Keskin bakışları yılanın üstündeydi.
Korkudan faldır, faldır titredi. Yoluna devam etme cesaretini, kendisinde bulamadı.
Bir müddet bekledi. Aklından türlü şeyler geçirdi. Ölümü, ”Kartal cırnaklı” yiğidini düşündü. Yüzü kırış, kırış ağlamaklı oldu. Yetiş, beni kurtar dericesine, karnındaki “Kartal cırnaklı” yiğidini okşadı.
Karnında elini gezdirdi. Gözleri parladı. Tarifi mümkün olmaya bir cesaret buldu kendisinde.

Zeynep;
”Kartal cırnaklı ”yiğidim, beni örselemeden bacaklarımın arasından kayıp dikilse karşıma.
Bir solukta yetişirim Kadirliye. Parlak kara bezden şalvar, ak mintan, altı kabaralı Everek kundurası, horozlu ayna, alır getiririm.
Omzuna karamartin takardım. O zaman kim korkar yılandan. Kim korkar kör ağadan. Kim korkar açlıktan. Zeynep, kurduğu hayal bahçelerinde durmadan geziniyordu. Yürüdüğü tozlu yollara, umut tohumları atıp, yeşertmeye çalışıyordu.
Dağılmış cesaretini biraz olsun toparladı. Yol kenarında çıngı, çıngı masmavi açmış katırtırnağı çiçeklerini bakışlarıyla okşadı.
Hayaller kurarak beyninde büyüttüğü dileklerinin kabul olması için, mantıvar çiçekleri saçtı yollara. Üstüne kader türküleri yaktı.
Sağanak yağmurlar yağdırdı üstüne. Burun deliklerime dolan tozlar, üzerime sinmiş ter kokuları silindi. Tüm bedeni, Portakal çiçekleri, mor sümbül, çiğdem çiçekleri koktu.
Yılanın bakışları hala, Zeynep’in gözlerine çakılıydı. Yılanın gözleri nar çiçeği kırmızısıydı. Yedi kat yerin bütün güzellikleri dolmuştu gözlerine.
Zeynep, yılanı ilk gördüğünde korkmuştu. Gözlerinin feri kaybolup, dudaklarının kanı çekilmişti. O dolgun kırmızı yanakları solmuş, ala kuru olmuştu. Kurumuş dudaklarını yalayarak, solukluğunu gidermeye çalıştı.
Zeynep, yılanın gözlerinden cesaret buldu. Bütün korkularını bir kenara attı. İçinde cesaret kıvılcımları çaktıkça kendisini güçlü hissetmeye başladı. Yılan yeni çiçek açmış bir deve dikeninin dibine çöreklenmişti. Yılanın derisi, deve dikeni çiçeklerine inat edercesine parlıyordu. Yılanda, korkma yoluna devam et dergibi bir hal vardı.

Zeynep;
Benceleyin bu yaratık, yılan değil dedi. Belki de, yılan donuna girmiş, bir “Evliya”. Allah bu yaratığı, karnımdaki “Kartal cırnaklı” yiğidime koruyucu, göndermiştir.
Bu yaratık yılan olsaydı, çoktan hücum ederdi. Dişlerini çoktan geçirirdi bedenime. “Kartal cırnaklıma” acımadan dolanırdı boynumda. Hemen alırdı canımı şuracıkta. Upuzun sererdi cansız bedenimi kara toprağa. Yakıcı sıcakta, kokardı leşim. Yem olurdum böcü börtülere, kartallara, boynu yoluk akbabalara.
Hepimiz görmedik mi? Gavur dağlarının Halep gösteren tepesinde parlayan nurlu ışığı.
Nurlu Işık parladıkça, Halep gösteren zirvesini gündüz gibi yapmazmıydı.? O ışık, yaradan tarafından gönderilen yeşil cüppeli ”Evliya” değil mi ?.
Sevip de kavuşamayan kim varsa, bu ışık sayesinde birbirlerini görürler, konuşurlar, kavuşurlarmış.
İki sevgili birbirlerine dokununca, ortalığa kor ateşler saçılırmış. Kor ateşler, sevgi ateşine döndükten sonra, eriyen kalpler, kaynaşarak bütün olup hiç ayrılmazmış. Yüreğiz de alevler halinde yanan sevgi ateşini, hepimiz tatmadık mı?
Ali bey’imi rüyamda görebilmek için, geceler boyu, tanrıya yalvardığım günler azmı? oldu.
Sevda ateşi yüreklerimizde yanarken, birbirimize değmek için samanlık kapılarında azmı bekledik?
Ali beyim azmı bekledi? kargı kamışlar içinde. Saçımdan bir tel alıp okşayarak kendisini avutmak için azmı haber saldı Dudu karıyla?.
İşte bunları yaptıranlar yeşil cüppeli evliyalar değil mi?. Ziyaret deresinde görünüp kaybolan süt beyaz at, neyin nesidir?
O süt beyaz at; ağmaların elinde değnek, Irgatların keskin çapası, çobanların belinde sokulu dilli düdük, gurbette ekmek arayanların azık çıkını değil mi?. Zeynep, bu düşünceler sayesinde kuvvet buldu. Hem de öyle kuvvet buldu ki, bütün bedeninden cesaret kıvılcımları fışkırdı. Korkularını bir kenara atıp, yoluna devam etti.
Yol kıvrılarak Kurbağalı dereyi takip etti. Kurbağalı dere yosun karışımı bataklık kokuyordu. Gözlerini Kurbağalı dereye dikti. Yüzü buruştu, gözleri tekrar ağlamaklı oldu.
Ağlamaklı gözlerle dereye bakarak, yoluna devam etti. Göğe çakılırcasına uzamış kargı kamışların içinden geçti. Buralarda zakkumlar, beyazla mor karışımı çiçek açmıştı. El kadar çiçek desenli elbiseleriyle, zakkum çiçeklerine karışarak yürüdü. Gün kuşluk vakti tarlasına vardı.
Zeynep su gibi terlemişti. Başındaki yağlığı ile terini sildi. Yol yorgunluğuna,“Kartal cırnaklı” yavrusunun ağır yüküne aldırmıyordu.
Zeynep genç yaşta dul kalmıştı. Sorumluluğunu iyi bildiği için, muhtaç olmamak için, hayatın zorluklarına, yılmadan direniyordu.
Ayrık otu gibiydi. Her şeye meydan okur bir hali vardı. İçinde bulunduğu ortam, dipsiz kuyu gibi karanlıktı.
Bu karanlık kuyudan çıkabilmek için, devamlı olarak taze filizler büyütüyordu içinde.
Zeynep’in pamuk tarlası, Boklu taşın düzlüğündeydi. Etrafı fır dolayı, Kör ağanın uçsuz bucaksız tarlasıyla çevriliydi. Zeynep’in Tarlası susuz kalmıştı. Pamukların yaprakları, ala sarı gün yanığıydı. İçinde pıtrak otları insanı yutatacak kadar büyümüştü.
Yağlığını pıtrak otlarına bağlayarak gölgelik yaptı. Oturup, yorgunluğunu gidermeye çalıştı. Tarlanın susuzluğu, yalnızlık, karnındaki “Kartal cırnaklı” yiğit devamlı olarak aklına takılıyordu.
Ayağa kalktı. Çapasını eline aldı. Tarlanın ayrık otlarıyla örülü tarafına dikildi.

Zeynep;
“Pamuklarımı gün çalmış” dedi... Susuzluktan kurumuş, çöpe dönmüş. Yarısını ayrık otları, yarısını da pıtrak otları yutmuş.
Kıtlık olacak bu sene. El aleme avuç açacağım. ”Kartal cırnaklı” yiğidimle dileneceğim.
Söylediği sözlerine kahırlandı. Kendi kendine kızdı.
“Ağzımdan yel alsın” dedi.
Kötü düşünmek benim neyime? Neyime yaratanın işine karışmak. Yaradan isterse, bir karayılan yapar insanı, “Kör ağanın” boynuna dolandırır. Öyle dolandırır ki, Çukurova’da yaşayan tüm yaratıklar bir araya, gelse çözemezler.
Yaratan isterse, Ak denizin üstünde kümelenen ak bulutları Gavur dağlarına doğru yekindirir. Bir küme kirli mavi bulut Meryemçil’den.
Siyaha çalan bir bulut Bakır dağından. Çukurova’yı bir bulut harmanı kaplar. Arkasından, hızlı esen serin bir yel. Yer yukarı çıkar, gök aşağı iner. Ortalık toz bulutuna keser.
Köpekler havlar, atlar kişner, eşekler anırır, develer bozular, horozlar öter, kuşlar kuytu yerlere kaçışır. Öyle bir yağmur yağdırır ki, sulu sepkenli. Çukurova, göl yerine döner. Ceyhan ırmağı uyanır sevda uykusuyla. Etrafa köpükler saçarak boz bulanık akar. Kurbağalı derenin tükenmiş suları, kabına sığmaz olur. Gümbür gümbür akarak, alır başını gider. Öfkesinden “Kör ağanın” uçsuz bucaksız tarlalarını, çamur batağına çevirir.
“Yaratanın işine karışılmaz”. Birde bakarsın ki, yağan yağmurun üstüne ılık bir gün doğar. Toprak, iştahlandıkça iştahlanır, doğurdukça doğurur. Can gelir pamuklarıma. Yaprakları cacık yeşili, çiçekleri morla beyaz karışımı açarak, ak çiçeğe keser. Akdeniz’den esen yelde, ığrandıkca insanın başı döner.
“Yaratanın işine karışılmaz” Yaratanın işine karışanın elim Allah, ağzı kilitlenir. Kilitlenirde, Çukurova’nın mollaları, cincileri, üfürükçüleri bir araya gelse bu kilidi açamaz.
Yaradan isterse insanı, Şahin kuşları gibi yükseklerden uçurur. Ceylan yapıp çöllerde koşturur. Keklik gibi, sulak çayırlarda, sevda türküleri söyletir. “Yaratanın işine karışılmaz”. Yaradan insanı mecnun yapıp çöllere salar. Yaradan isterse, insanı Aşık Veysel’in dost bahçesine girdirir. Sevmeyi öğretir, kardeşlik türküleri söyletir.
Zeynep dalıp gitmişti. Bir ara düşüncelerinden sıyrıldı. Geç kaldım diye telaşlandı. Çapasının ağzını kontrol etti. Yerden aldığı demir alan taşını çapasının ağzına bastıra, bastıra sürttü.
Demir alan taşı çok sert. Çapanın ağzına sürttükçe, ışıl, ışıl parlattı. Işıltılar, güneş ışığında şavkıyıp Zeynep’in gözünü aldı.
Ayrık otları, koyu yeşildi. İştahından, göz alıcı filizleri büyümüştü. İki eline tükürerek, çapayı sıkı kavradı.
İnce filizli ayrık otlarının boynunu uçurdukça, “Kör Ağadan” intikam alırcasına, bedeni gevşedi. Çapanın ağzı, taşlara değdikçe tiz sesler çıkararak çıngılar saçtı.
Çıkan tiz sesler, Zeynep’in dişlerini gıcırdattı. Beynine ok gibi saplandı. Rahatsız olmasına aldırmadı. Hırsla çapaya devam etti.
Çapanın çıkardığı toz bulutları, öğütülmüş acı biber gibi ince, ince yağdı üstüne. Gözlerini ovuşturarak, yanmasını gidermeye çalıştı.
Tüm bedeni terlemişti. Keskin ter kokuları burun direğini kırdı. Vücudunun açık yerleri, terli çamurdan simsiyah oldu. Sanki eline yüzüne çamur sıvandı.
İyice yoruldu. Yorgunluğunu gidermek için, çapaya dayanarak bulunduğu yere dikildi. Biraz soluklanırken pamukları bir, bir süzdü. Pamuklarla konuşarak yalnızlığını gidermeye çalışıyordu.
Zeynep;
“Kurumuş” dedi. Ali beyim gibi kurumuş.. Kurumuş pamuklar. Kurumuş, aşımız ekmeğimiz. Kurumuş geçimimiz.
Kaskatı kesildi. Ağır yük altında kalmış gibi, iniltili sesler çıkardı.
“Ne olursa olsun yetti” dedi...!
Yetti de, canıma tak etti.
Artık bıçak kemiğe dayandı.
Kör Ağanın adamları, kır beygirin terkisinde sürüyerek köy meydanına getirseler. Koca çınara yağlı urganla bağlasalar.
Kabartmadık yerini bırakmasalar. İsterlerse Körün köpekleri, yoluma çıkıp dağa kaldırsalar. Karnımdaki “Kartal cırnaklı”yiğidime acımadan, her tarafımı ısırıklar içinde bıraksalar.
Kanayan yaralarıma aldırmadan, bırakıp gitseler. Boynu yoluk akbabalar, Çullu kartallar, dönse üstümde. Bir kuşluk vakti, çobanlar bulup, eşek sırtında köye getirseler.
Hasta yatağımdan kalktıktan sonra, kuşağımı sıkı bağlayıp, yıkacağım o bentleri. Yıkacağımda soluk benizli pamuklarım suya doysunlar. Gece yarısı ay karanlığında yağlı bir kurşun, kör böğrümden girse bile,”Kartal cırnaklı” yiğidim kafdağının devi olur dikilir karşılarına. Karamartin sıkar Körün uşaklarına. Leşlerini atar karaçalıların içine.
Kör ağanın ödü kopar dili tutulur. sağa sola, Kadirliye Adana’ya haber üstüne haber salar.
Kör ağanın sözünü artık kimse dinlemez. Kapısında yalladığı köpekleri bile sözünü dinlemez. Sağa sola atlı gönderse, elleri boş döner. Aktozlu ve civar köyler kin yüklü, dert küpü. Ellerinde kazma, kürek, dirgen, yaba dökülür yollara. Ordu olup yürürler, Sel olup akarlar,Boklu taşın düzlüğüne. Bentleri yıktılar ay ışığında. Kurbağalı dere kabına sığmaz. Köpükler saçarak çağlayıp akar.
Fakir fukara sevindirik delisine döner. Sevinçleri gülücük olup saçıldı etrafa. Çağlayıp akan, sulara karışan türküler, Ak denizin ak köpüklü dalgalarına karışır.
Aydınlık sular çağladıkça, Boklu taşın düzlüğü, yeniden bayram yerine döner.
Suskun kurbağalar, yeniden vıraklar. Yeniden iner ak kanatlı çeltik kuşları. Bıldırcınlar, turaçlar, kepezliler, yeşilbaş ördekler.
Bin bir renge bürünmüş kelebekler, sarıca arılar, eşek arıları, bal arıları yeniden gelirler. Ala dağın keklikleri, Bin boğa’nın şahinleri, Toros’ların kartalları, yeniden iner Boklu taşın düzlüğüne.
Uzun yaylanın Afşar’ları eşek sırtında, Meyremçil yaylasında Karabacaklı Koca Musa, demir kır atıyla, Kınalı Hacı Ahmet süt beyaz Uçar kısrağıyla, Gavur dağların da yaşayan Varsaklar, Karacaoğlan türküleri söyleyerek gelecekler.
Çukurova’nın sarı sıcağında ekmek arayan, ırgatlar, kin yüklenip çapalarını bileyip gelecekler.
Fransız’a, İngiliz’e,Yunan’a Ermeni’lere kurşun sıkan yiğit oğlu yiğitler, belinde kama, omzunda karamartinle gelecekler.
Ziyaret deresinde yatan “Ali beyim” bir ak kanatlı kuş gibi uçarak gelecek. Çukurova’da ne kadar davulcu, zurnacı, dümbelekçi, gırnatacı varsa gelecekler.
Aşı ekmeği elinden alınmış, aç susuz, dertli dertsiz kim varsa to
ÖZ GEÇMİŞ
İLETİŞİM
ZİYARETÇİ DEFTERİ
DİĞER BAĞLANTILAR
ANASAYFA
Vefat ve Teşekkür
GERİ DÖN
Ziyaretçiler
Toplam :   1695651
Bugün :   147
Aktif :   147

Örnek Köy


Anasayfa | Makalelerim | Kitaplarım | Güncel | Anketler | Yazılarım | Tartışalım | İletişim | Ziyaretçi Defteri | Öz Geçmiş

Web Tasarım: www.linearyazilim.com