< - Ziyaretçi Defterine Geri Dön İleti Yazmak İçin Tıklayın

Gönderen :  Veli Karabacak
Tarih : 17.4.2008

İleti : 


Hocam ara sıra böyle yazılar yazıyorum. sizinle paylaşmak istedi. veli karabacak






TÜRKMEN ÇOBANI ve TAMARA

Sıcak bir Eylül sabahıydı. Geceler boyu sevda ıslıklarıyla yorulmuş İstanbul’un sisli tepelerini ağartan Güneş, ilk ışıklarıyla Atatürk hava limanı kulesini öpmeye başlamıştı. Yine sisler içindeydi İstanbul’un yedi tepesi. Hava limanının loş ışıklı kafeteryasını, duygu yüklü şarkılar sarmıştı. Dinledikçe doyulmayan şarkıların ipince yağmurunda ıslanmaya başlamıştı, gönlümün hiç yeşermemiş kıraç toprakları.
Bir heyecan fırtınası sarmıştı dört yanımı. Dalıp gitmiştim sevda ıslıklarıyla yürüdüğümüz Çamlıca tepelerine.
O benim sağımda, bende onun solundaydım. Kimseciklere aldırmadan yürüyorduk unutulmuş zamanlarda.
İçimde tarif edilemeyen fırtınaları kopuyordu. Heyecandan hızlı çarpan yüreğim, koşarak gelip döşümü dövmeye başladı. Ayrılığın sağanak yağmurunda ıslanmaya başlamıştım. Susmuştu gönül pencerelerimden duyulan sevda ıslıkları.
O gönlümü okşayan şarkılar da susmuştu. Ak martıya benzeyen uçak, bulutlara yol alırken, bir daha kavuşmayacak gibi, el salladım gözü yaşlı sevgilim İstanbul’a.
Bu kısacık zamanda, Anadolu bozkırlarının sevdası sarmıştı beni. Bozkırların bağrına, boydan boya uzanan ırmakların coşkulu akışları çağladı içimde.
Toros Dağlarını, kucaklamış ormanların sevdalı uğultuları çınladı kulaklarımda. Kekik,çam, ardıç kokuları doldurdu sigara yorgunu ciğerlerimi.
Kırşehir’de Ahi Evren Veli, demiri tavında döverek kardeşlik kelepçeleri yapıyordu ak güvercin süsünde. Medeniyet beşiklerinde ığranarak sallanan Konya şehrinde Mevlana, “Kim olursan ol gel bana” diyerek tüm insanları kötülükten arındırarak kardeş olmaya çağırıyordu.


Çukurova’da öteki ucu görünmeyen pamuk tarlalarında çalışan ırgatların alın teri, yok etmişti ak altının Ağalarını.
Toprakkale’de, Yörük kavalında sevda türküleri dinledim. Ve selam verdim Gavur dağlarının dizinde sevgili gibi yatan Cebelibereket Osmaniye’ye.
Kahraman Maraş’ta Dondurmayı baltayla kesip yedikten sonra, vurdum kendimi,yüreği yaralı Gaziantep’e. Karayılan türküleri ile coşan eli martinli yiğitler. Fransızlara sıkılan kurşunların rüzgarında, kana bulaşmış bayrak gibi dalgalanarak bir selam uçurdum tüm dünyaya.
Sivas ellerinde Pir Sultanın Hızır paşaya baş kaldırışını, Sivri alan köyünde Koca Veysel’in sazının tellerinde kurtla kuzunun kardeş olduğunu gördüm.
Hz. İbrahim’i yakamadığı için öfkeden deliren Kral Nemrut. Derin mağaralarda tedavi için kafasına vurulan keçe tokmağın tok sesine karışan, Vur ha! Vur ha! Vur ha! Sesleri, Şanlıurfa’dan duyulurdu.
Özgür akan ırmakların betonla kesilmiş yolları. Baraj sularıyla doyasıya sevişen kıraç toprakların bereketine karışan “Sarı Gelin” türküleri. Yıkılmaya yüz tutmuş Bitlis’in beş minaresi. Kara kaderine razı edilerek, üç kuruş başlık parasına satılmış, çocuk yaştaki kızların ağıtlarının silinmez izleri mühürler misali basılmıştı yanık yüreklere.
Kömürhan köprüsü girişine yapılmış Almira tesislerinde çalan “Kanlı Fırat” türküsü kulaklarda çınlarken, insan dalıp gidiyordu azgın Fırat’ın mavi sularının derinliklerine.
Vaktiyle Mimar Sinan Buraya Kömürhan adında bir han yapmış. Şimdi o han, Fırat sularının altında tarihe küskün. Mimar Sinan bu handan bahsederken “çok han yaptım ama, en çok beğendiğim han Kömürhan’dır” dediği rivayet edilmektedir.
Ak martıya benzeyen uçak, Van şehrine süzülüp inerken, içimdeki heyecan hala bitmemişti. Van Gölünün kıyısında imbata durmuş gelin gibi süzülen Van şehri. Kollarını açmış bir sevgili gibi bekliyordu. Hava sıcak ve temiz. Çevre yemyeşildi. Van gölü kıyıları, Boğaz içine benziyordu. Van gölünün sodalı suları, uysal bir Van kedisi gibi sakin ve sessiz serilmişti ayaklar altına.
Van sokaklarda yapayalnız gezerken açlığım geldi aklıma. Bal, süt, otlu peynir, manda kaymağı kokan sokaklara doğru yürüdüm. Sıra, sıra kahvaltı salonlarında iştahla yedim, canımın çektiklerini.
Van’ın kahvaltılıklarının çok meşhur olduğunu duymuştum. Bunun doğru olduğunu orada gördüm.
Van’lılar eşlerini çok sevdikleri için, yorulmasın diye evlerinde hiç kahvaltı yapmazlarmış. Bu güzel sözlere şapka çıkararak, oradan ayrıldım.
Güneş, Van gölünün masmavi sularına kıpkırmızı serilmişti. Akşam yemeği için oturduğum restaurantın ak boyalı duvarlarını dalgalar dövüyordu. Dalgaların ip ince yağmuru çisem, çisem yağıyordu üstüme.
İnci kefalı, Kaledoşun patates, perde pilavı, Saç tava o yörenin meşhur yemekleri. Bu meşhur yemeklerin hangisini yiyeceğime karar veremedim.
En iyisi hepsinden birer parça tatmak oldu. Van gölünün soda kokan sahilleri, İstanbul un kireç burnu sahillerine çok benziyordu.
Loş ışıklar altında dinlendirici bir Van türküsü sarmıştı ortalığı. Bundan çok haz almıştım. Hele Van gölünde bir albatros edasıyla yüzen feribotların düdük seslerini duyunca İstanbul geldi aklıma.
Sabah uyandığımda, yorgunluğum tümüyle bitmişti. Tatvan’a gitmek üzere yola koyuldum. Yol kıvrım, kıvrım dolanıyordu, Tatvana doğru. Ahtamara (Akdamar) adası, hoş geldin edasıyla karşıladı bizi.
Van Gölünün ortasında yeşil örtülere bürünmüş Akdamar adası. Akdamar kilisesi ismini adadan almıştı.
Mimar Keşiş Maniel tarafından Andazil taşlarından yapılmış kilise, günün her saatinde başka renklere dönüp insanın gözünü alıyordu. Tevrat ve İncil’den alınmış bitki ve hayvan figürleri ile süslü kilisede, Tamara’nın ölümsüz aşkının ardından öten çan sesleri, ayın duaları, hala oralarda çınlıyordu.

Türkmen çobanı Kral kızı Tamara’yı, ölümcesine seviyordu.
Van gölünün dev dalgalarında Tamara’ya doğru yüzerken, ölüme doğru yüzdüğünün farkına varıp, ah !.. Tamara diyerek çıkardığı acı feryatlar, Van gölünün 451 metre Derinliklerinden hala duyulur gibiydi.
Van Gölünün orta yerinde yasa bürünmüş Akdamar kilisesi, küskündü Kral 1.Gagik’e. Öfkeden dev dalgalar dövüyordu adanın çorak kıyılarını.
Türkmen çobanının Ah!.. Tamara sesleri hala oralarda çınlıyordu.
Van gölünün derin sularında son bulmuş kutsal aşkın anısına, renkler oynaşıyordu. Van gölünün sodalı sularında.
Akdamar’dan ayrılırken bedenimi bir hüzün sardı. Van sularına gömülen kutsal aşkın sıtması tutmuştu beni.
Bütün duygulardan arınıp Çarpanak, Adır ve Kuş adasına geçip sabahı bekledim. Güneşin doğuşunu seyrettim. Bu doyumsuz manzarayı seyrederken, Güneşin kızıl gün öpüşü saplandı göz bebeklerime. Van şehrinde adımını attığım her yerden Urartu medeniyetinin kalıntıları fışkırıyordu.
Urartu’nun medeniyeti buralarda baharda açmış kır çiçekleri gibi filizlenmişti.
Van bir kaleler şehridir. Bir Şair “Van İçilmeyen sular gibi her şeyi, tadına ancak seyirle varılır” demişti.
Çok doğru söylediğini oraları gezince anladım. Zıvıstan, Çatak, Beyüzümü, Zernek, Van, Hiset, Pizan, Hoşap kaleleri görmeye, gezmeye değer. Daha ne yok ki Van da. Alıyla moruyla, adalarıyla, hiçbir yere sığmayan göçerleriyle. Doğunun başının tacı Van.
Çeşitli medeniyetlere baş şehirlik yapmış, Büyük Urartu Devletini kuran Urartu’larla özdeşleşmiştir Van .
Dağlık yer anlamına gelen Urartu’da Perslerin, Ermenilerin, Müslümanların ve Türklerin ayak izlerini gördüm.
Halk dilinde doğu denizi denilen Van Gölü, Eski uygarlıkların dilinde “Yukarı Deniz”, “Dalgalı Deniz” diye de anılırmış. Şimdi İse Van Denizi diye anılmaktadır.
Keven kokuları sarmıştı volkanik Nemrut dağının eteklerini. Dağın volkanik çukurunda iki göl vardır. Birinin suyu soğuk ve som mavi. Diğeri ise sıcaktı.
Bu sıcak sodalı suda, göçerler sabun kullanmadan çamaşır yıkarken kara kaderlerini ağartmaya çalışıyorlardı.
Yörük çocukları çırılçıplaktı. Ayakları hiç ayakkabı görmemişti. Teneke kutudan oyuncakları vardı.
Koyun melemeleri sarmıştı Nemrutun eteklerini. Sanki Türkmen çobanı ile Tamara’nın arkasından ağıtlar yakıyordu. Gök yüzü kalaylanmış sini gibi parlaktı. Katar, katar Turnalar uçuyordu ağaran gök yüzünde. Ötüşleri dert yüklüydü, kahır doluydu.
İki beyaz kuş yükseklerden gelip daldı golün som mavi sularına. Yangına tutulmuş bir aşkın sevdası vardı yüreklerinde. O beyaz kuşların birisinin rengi yeşil, diğerinin rengi mavi oldu. Bu kuşlar, Türkmen Çobanı ve Tamara’ydı. Onlar büyük aşk sevdasında ölümsüzlüğe karışmıştı. Kanat çırparak ölümsüz aşkın hiç dinmeyen sevdasını yaşıyorlardı.

ADANA 20/4/2007
Veli KARABACAK
    

ÖZ GEÇMİŞ
İLETİŞİM
ZİYARETÇİ DEFTERİ
DİĞER BAĞLANTILAR
ANASAYFA
Vefat ve Teşekkür
GERİ DÖN
Ziyaretçiler
Toplam :   1695653
Bugün :   149
Aktif :   149

Örnek Köy


Anasayfa | Makalelerim | Kitaplarım | Güncel | Anketler | Yazılarım | Tartışalım | İletişim | Ziyaretçi Defteri | Öz Geçmiş

Web Tasarım: www.linearyazilim.com