AB VE TÜRKİYE
< - Geri Dön Eklenen Yorumlar Yorum Ekle 

AB TÜRKİYE'Yİ ALDATTI MI ?
Türkiye Avrupa'yı Korumanın Bedelini Ağır Ödedi !

Durmuş Yılmaz


    İkinci Dünya Savaşı bittikten sonra Batı dünyasının (Avrupa) fizikî ve siyasî coğrafyasında önemli değişiklikler oldu. Tarihe "Soğuk Savaş Dönemi" olarak geçen 1947-1990 yılları arasında Avrupa ve onunla birlikte hür dünya için birinci öncelikli tehdit unsuru, merkezi Moskova olan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin (SSCB) öncülüğünü ve liderliğini yaptığı yayılmacı ve istilacı Sosyalizm'di. Müdahaleci karakterli bu idare,1948 yılından itibaren Balkanlar'dan Batı Avrupa'ya doğru ahtapot kollarını uzatarak yavaş fakat kararlı bir ilerleme ile ülkeleri birer birer yutmaya başlamıştı. Bunun sonunda 1948 yılında Bulgaristan; 1951 yılında Polonya;1956 yılında Macaristan;1968 yılında Çekeslovakya Sovyet sistemi içinde yerini almıştı. 1948 yılında Almanya'yı ikiye bölüp doğusunu "Doğu Almanya" adıyla kendisine bağlamış olan Moskova, Çok Partili Demokrasiye dayalı siyasal hayat ve İnsan Haklarını korumayı kendisine düstur edinmiş Batı Avrupa devletlerinin üstünde "Demoklesin Kılıcı" misali duruyordu.
    Sovyetler Birliği, Balkanlar üzerinden Avrupa'ya uzanırken, desteklediği BAAS partilerini iktidara getirerek Ortadoğu devletlerini askerî yönden olmasa bile siyaseten kontrolü altına almıştı.1950 yılında Cemal Abdülnasır'ı destekleyerek Mısır'da;1956 yılından itibaren de Irak, Suriye, Lübnan gibi devletlerin başına bir çeşit Arap Sosyalizmi olarak tarif edilen BAAS yönetimlerini getirtmişti.
    Stalin zamanında ( 1924-1953) başlayan Avrupa'ya doğru yayılma Kruchef (1954-1965); Kosigin (1964-1970); Podgormi (1970-1977); Brejnev(1977-1982); Gromiko (1982-1985)ile devam etmiştir. 1985 yılında Gorbaçov'un SSCB başkanlığına seçilmesi ile esasen Batı dünyası rahat bir nefes almıştır. 1947'den itibaren Gorbaçov'un başkan seçilmesine kadar geçen 38 senelik zaman hür dünya için -tabir yerindeyse- kâbus günleri olmuştur.
    Türkiye'ye gelince, Batı'nın kâbus günlerinde Türkiye izlediği politikalarla özgürlükçü rejimlerin bir manada güvencesi olmuştur. 1933-1945 yılları arasında Alman Nazizmine karşı ve 1947-1985 yılları arasında da Sovyet yayılmacı sosyalizmine ( Komünizm) karşı Çok Partili Siyasal Hayat ve İnsan haklarına Dayalı özgürlükçü rejimini zamanın bütün olumsuzluklarına rağmen ayakta tutmayı başarabilmiş nadir ülkelerden birisi olmuştur. Etrafımızdaki ülkelerde -Yunanistan, Irak, Mısır, Filistin, İran - kanlı darbeler ve toplumsal olaylar yaşanırken Türkiye bu ateş çemberinin ortasında Batı değerleri olarak bilinen, Demokrasi, İnsan Hakları, Özgürlükler gibi yüksek insanî değerleri savunmaya ısrarla devam etmiştir. 1952 yılında NATO ittifakı içinde yerini alarak tercihini Batı'dan ve dolayısıyla özgürlükçü rejimlerden yana yapmış olduğunu da bütün dünyaya ilan etmiştir. Sovyet Sistemi 1961 yılında Berlin'i ortasına çektiği 8metre yüksekliğinde ve 1metre genişliğindeki bir duvarla ikiye ayırdığında Türkiye o duvarın doğusunda kalan iki ülkeden birisi idi. Duvarın doğusundaki diğer ülke olan Yunanistan 1966-1974 yılları arasındaki 8 senelik zamanı Askerî Cunta idaresinde geçirirken aynı yılları Türkiye her fikrin serbestçe temsil edildiği parlamenter demokrasi ile (1965-1971) geçirmişti.
    Türkiye AET'ye müracaat ediyor
    Türkiye tercihini Batı'dan yana yapmıştı. Daha doğrusu, Özgürlükçü Rejim'den yana yapmıştı. Fakat Sovyetler Birliği ve onun uydusu olan Bulgaristan'ı birlikte düşünürsek "Komünist Blokla" yaklaşık olarak 2000 Km kara ve deniz sınırı olan Türkiye'nin özgürlükçü rejimi yaşatması oldukça pahalıya mal oluyordu. Bölgedeki diğer olumsuz gelişmeler ve kanlı olaylar da dikkate alındığında Türkiye'nin rejimini iç ve dış tehditlere karşı koruyabilmesi için oldukça güçlü bir orduyu hazır bulundurması gerektiği hemen anlaşılıyordu. Şu gerçeği hemen ifade etmeliyiz ki, bu güçlü Türk Ordusu (TSK), Türkiye'yi istilacı güçlere karşı korurken aynı zamanda Avrupa'nın doğu sınırlarını da tıpkı bir "Müstahkem Mevkii" gibi tutuyor ve yayılmacı Sovyet sisteminin Akdeniz havzasına inmesini önlüyordu. Bu koruma sisteminde en önemli dayanak noktası Boğazlar'dı. Montrö Boğazlar sözleşmesinin (1936) Türkiye'ye tanıdığı haklar Boğazlardan silah geçişini Türkiye'nin iznine bağladığı için Sovyetler Birliği'nin Boğaz yoluyla uydularına ya da Ortadoğu BAAS yönetimlerine silah göndermesi imkansızdı. Böylece Batı dünyası, Türkiye'nin dolaylı koruması altında tehditten uzak demokratik hayatını sürdürebiliyordu.
    Batı Avrupa ile olan bu ilişkiler Türkiye'nin 1959 yılında o zamanki adı Avrupa Eknomik Topluluğu (AET) olan Avrupa Birliği'ne müracaat etmesine yol açtı. Türkiye ilk müracaatını yaptıktan sonra hazırlıklarına da başlamıştı. O günkü Avrupa yöneticileri de Türkiye'yi Batı sisteminin bir parçası olarak görüyor ve kısa zamanda Türkiye'nin AET içinde yer alabileceğini söylüyorlardı. Fakat beklenen gelişme bir türlü gerçekleşmedi. Avrupa'nın ekonomik ve siyasal sistemi ile Türkiye'nin bütünleşmesi bir türlü mümkün olmadı. Şimdi bu uzun yolun kronolojisini bir hatırlayalım:

Kronoloji
31 Temmuz 1959- Türkiye AET`ye ortaklık için başvurdu
11 Eylül 1959 - AET Bakanlar Konseyi Türkiye`nin başvurusunu kabul etti
28-30 Eylül 1959- Türkiye ve AET Komisyonu arasında ilk hazırlık görüşmesi yapıldı
12 Eylül 1963 - Türkiye ve AET arasında Ortaklık Anlaşması (Ankara) imzalandı
12 Eylül 1963 - Türkiye ve AET arasında Birinci Malî Protokol imzalandı
1 Aralık 1964 - Ankara Anlaşması yürürlüğe girdi. Hazırlık Dönemi başladı
9 Aralık 1968 - Katma Protokol görüşmeleri başladı
23 Kasım 1970 - Katma Protokol Brüksel`de imzalandı
23 Kasım 1970- İkinci Mali Protokol imzalandı
5 Temmuz 1971 - Katma Protokol TBMM`de kabul edildi.
22 Temmuz 1971- Katma Protokol Cumhuriyet Senatosu`nda da kabul edildi
1 Eylül 1971- Katma Protokolün ticari hükümleri "Geçici Anlaşma" ile yürürlüğe konuldu.
1 Ocak 1973- Katma Protokol yürürlüğe girdi. Birinci gümrük indirimi yapıldı.
12 Mayıs 1977- Üçüncü Mali Protokol imzalandı.
4-11 Ekim 1978- Türkiye Dördüncü Beş Yıllık Plan süresince Katma Protokol`den kaynaklanan yükümlülüklerinin dondurulması ve aynı dönem için yaklaşık 8 milyar dolar yardım yapılması talebinde bulundu.
12 Eylül 1980- Türkiye`de Askeri müdahale yapıldı.
25 Mart 1981-Milli Güvenlik Konseyi, demokrasiye geçilmesini takiben AET`ye tam üyelik başvurusunun yapılmasını ve hazırlıklara başlanmasını kararlaştırdı.
22 Ocak 1982 - Avrupa Parlamentosu, Türkiye`de genel seçimlerin yapılması ve TBMM`nin oluşmasına kadar Karma Parlamento Komisyonu`nun Avrupa kanadının görevini yenilememesi konusunda karar aldı.
16 Eylül 1986- Türkiye-AET Ortaklık Konseyi toplandı. Böylece, 12 Eylül 1980 tarihinden itibaren dondurulmuş bulunan ilişkilerin canlandırılma süreci başladı.
14 Nisan 1987- Türkiye Avrupa Topluluklarına tam üye olmak üzere müracaat etti.
27 Nisan 1987- Türkiye`nin üyelik müracaatı Topluluk Bakanlar Konseyi tarafından incelenmek üzere Komisyona havale edildi
18 Aralık 1989- Türkiye`nin tam üyelik başvurusuna ilişkin Komisyon görüşü açıklandı.
30 Eylül 1991- Türkiye-AT Ortaklık Konseyi 1986`dan sonra ilk kez toplandı.
21 Ocak 1992- Türkiye ile AT arasından Teknik İşbirliği Anlaşması imzalandı.
1 Ocak 1995-Gümrük Birliği uygulanmasına ilişkin usul ve süreleri belirleyen 1/95 sayılı karar kabul edildi.
1 Ocak 1996- Türkiye-AB Gümrük Birliği yürürlüğe girdi.
12-13 Aralık 1997- Lüksemburg Zirvesi gerçekleşti; Türkiye adaylık perspektifi verilen ülkelerin dışında kaldı; Türkiye, AB ile siyasi ilişkilerini askıya aldığını açıkladı.
11-12 Aralık 1999- Helsinki Zirvesinde Türkiye`nin adaylığı, diğer ülkelerle eşit temelde, resmen onaylandı.
4 Temmuz 2000- Başbakanlık bünyesinde Avrupa Birliği Genel Sekreterliği kuruldu.
8 Mart 2001- AB Bakanlar Konseyi Türkiye için Katılım Ortaklığı Belgesini kabul etti.
19 Mart 2001- TBMM "Topluluk Müktesebatının Üstlenilmesine İlişkin Türkiye Ulusal Programı"nı kabul etti.
14-15 Aralık 2001-Avrupa Konseyi Belçika`nın Leaken kentinde toplandı; Zirvenin sonucunda Türkiye`nin katilim müzakerelerine yaklaştığı ve AB`nin geleceği ile ilgili konvansiyon çalışmalarına katılacağı ilan edildi.
3 Ağustos 2002- AB Uyum Yasaları TBMM`de kabul edildi.

   12-13 Aralık 2002 - Kopenhag`da toplanan AB zirvesinde Türkiye ile tam üyelik müzakerelerinin ne zaman başlayacağının 2004 Aralık ayında belirleneceği kararı alındı. Zirvede, 2004 Ekim ayında açıklanacak İlerleme Raporunda Türkiye`nin kriterleri yerine getirdiğinin tespit edilmesi halinde görüşmelerin "gecikme olmaksızın" başlatılması kararı alındı.

17 Aralık 2004 - Türkiye'ye müzakere tarihi verildi ( 3 Ekim 2005)

    Bu tarihten sonra AB ile görüşmeler inişli çıkışlı bir seyir izlemeye başladı. Bu zamana kadar hiç gündeme gelmemiş olan Kıbrıs Meselesi AB'nin gündeminde birinci sıraya yerleşti ve Gümrük Birliği'nin Güney Kıbrıs Rum Yönetimine de uygulanması, fakat tüm Kıbrıs olarak uygulanması isteği öne çıktı. Türkiye bunu kabul etmedi ve 11 Aralık 2006 tarihinde Türkiye -AB müzakere süreci askıya alınarak yavaşlatıldı.

    Bu durum karşısında Türk kamuoyu yakın tarihi şöyle bir gözden ya da zihinden geçirince bir çeşit melankolik düşüncelere daldı. Şöyle:
   1950'li yıllar ve sonrasında Batı dünyasını ve bu arada özgür Avrupa'yı "Emperyalist Batı" olarak tanımlayan ve hatta onları insanlığın düşmanı olarak niteleyen Sovyetler Birliği'ni meydana getiren ülkeler ve halklar, Avrupa Birliği üyesi devletlerin gözdesi olmuş ve ardı ardına birliğe tam üye olarak alınmaya başlamıştır. Berlin Duvarı'nı inşa eden Doğu Almanya hiçbir itirazla karşılaşmadan Batı Almanya ile birleşmiş ve AB'nin en büyük ülkesini meydana getirmişti. 1995'ten sonra ise AB, büyük bir strateji değişikliği ile Sovyetler Birliği'ni meydana getiren ülkeler ile eski Varşova Paktı ülkelerinin hepsini birliğe alma kararı aldı. Baltık Ülkeleri, Estonya, Letonya, Litvanya ve Moldavya ile birlikte, uydu ülkelerden Polonya, Macaristan, Çekeslovakya (Çek Cumhuriyeti ve Slovakya olarak) birliğe tam üye oldular. Bunlara Kıbrıs Rum Yönetimi (Kıbrıs Cumhuriyeti olarak) ve Malta adası da dahil oldu ve hepsi birlikte 1 Mayıs 2004 tarihinde AB'nin tam üyesi oldular. 1 Ocak 2007 tarihinde sayıları 25 olan AB'ye Bulgaristan ve Romanya da dahil olarak sayıyı 27'ye çıkardılar.
    Türkiye 1959 yılında ilk müracaatını yaptığında AET henüz genişleme sürecini başlatmamıştı ve sadece kurucu 6 üyeden oluşuyordu. Türkiye'ye 12 Eylül 1963 tarihinde "Adaylık" statüsü tanındığında ve 1964 yılında Ankara Antlaşması yürürlüğe girdiğinde de AET 6 üyeden oluşuyordu.
1965 yılında müracaat eden İngiltere, İrlanda ve Danimarka 1971 yılında tam üye olunca, AET'nin üye sayısı 9'a çıktı. Şimdi AET ve AB'nin genişleme takvimini ve Türkiye sırada beklerken giren ülkeleri ve giriş tarihlerini görelim:

Kurucular:                   
1.Almanya
2.Fransa
3.İtalya
4.Belçika
5.Hollanda
6.Lüksemburg
Birinci Genişleme
(1 Ocak 1973)
7.İngiltere
8.İrlanda
9.Danimarka
İkinci Genişleme
(1 Ocak 1981)
10.Yunanistan
Üçüncü Genişleme
(1 Ocak 1985)
11.İspanya
12.Portekiz

Dördüncü Genişleme :
(1 Ocak 1995)
14.Finlandiya
15.Avusturya
13.İsveç
Beşinci Genişleme
(1 Mayıs 2004)
16.Çek Cumhuriyeti
17.Slovakya
18.Slovenya
19.Estonya
20.Litvanya
21.Letonya
22.Macaristan
23.Polonya
24.Malta
25.Kıbrıs Cumhuriyeti
Altıncı Genişleme
(1 Ocak 2007)
26.Bulgaristan
27.Romanya

   Tablodan da görüldüğü gibi, Avrupa Birliği 1957 Roma Antlaşmasıyla kuruluşunu tamamladıktan sonra 1973 yılına kadar içine başka bir ülkeyi almamıştır. Fakat kuruluşundan 2 sene sonra, 1959 yılında ilk müracaat eden ülke de Türkiye'dir. İngiltere başta olmak üzere diğer Avrupa ülkeleri Almanya ve Fransa'nın öncülük ettiği bu birliğe girmekte mütereddit davranmış buna rağmen Türkiye tereddüt göstermeyerek birliğe üye olmak için müracaat etmiştir. Balkan ülkeleri ve Doğu Bloku olarak adlandırılan SSCB ülkeleri ise yukarıda da söylediğimiz gibi Avrupa ülkelerini "Emperyalist" ve "Halk Düşmanı" devletler olarak gördükleri için zaten onların yanında yer almayı değil, tam aksine onlarla savaşmayı amaçlamış ülkelerdi.
   Fakat aradan tam 50 yıl geçti. Bu zaman içinde SSCB dağıldı. Varşova Paktı dağıldı. Avrupa'nın doğu ucundaki tehdit ve tehlike ortadan kalktı. Avrupa ülkeleri ve özellikle İngiltere ABD ile birlikte Ortadoğu'ya yerleşti. Zamanında doğu sınırlarını koruttukları Türkiye artık o kadar da önemli değildi !

Sonuç
   Türkiye'de 1990 yılından itibaren hızlanan bir tempoda ABD ve Avrupa devletlerine karşı oluşan bir güvensizlik dalga dalga toplumun her kesimini kuşatmaktadır. Türkiye kendisini aldatılmış hissetmektedir. Bilhassa son iki senede Türkiye'nin önüne Kıbrıs gibi, Ermeni Meselesi gibi dış meseleler ve yeni azınlıklar yaratılması ve Türkiye'nin üniter yapısını sorgulama şeklindeki iç meseleleri çıkaran AB, halkın gözünde güvenilirliğini bütünüyle kaybetmiş gözükmektedir.
   Türkiye'de, 2002 yılına kadar ceza kanunlarımızda bulunan, fakat 1984 yılından itibaren fiilen kalkmış olan İdam Cezasını bahane ederek her ortamda Türkiye'yi suçlayan Avrupa, Irak topraklarını ABD ile birlikte işgal ederek halkların egemenliğini hiçe saydıklarını göstermekle kalmamış, Irak'ın meşru devlet başkanını göstermelik bir mahkemeden sonra idam ederek İnsan Hakları, Özgürlükler, Hukukun Üstünlüğü ve nihayet Yaşama Hakkı gibi daha bir çok medeniyet değerlerini ayakları altına alarak çiğnemişlerdir. Burada özellikle İngiltere'nin durumu ilginçtir. İngiltere kendi ülkesinde kaldırdığı "İdam Cezası"nı, başka ülkelerde uygulamaktan geri durmamaktadır. Bu gibi devletler, kendi ülkelerinde uygulamadıkları idam cezasını Irak'da uygulayarak Avrupa dışındaki insanları "İnsan" saymadıklarını da göstermiş oldular. Hatırlanacağı gibi Özdemir Sabancı'nın kâtilini "Türkiye'de idam cezası vardır" gibi hukuk dışı bir gerekçe ile Türkiye'ye iade etmeyip koruyan ve sonra da ceza evinden salıveren bir Belçika vardı. AB'nin kurucuları arasında yer alan bu ülkenin şimdi hangi medeniyet değerini savunduğunu sorma zamanı gelmemiş midir?
   Son söz: Avrupa'nın Türkiye'yi daha fazla oyalamasına artık izin vermemeliyiz. Yukarıda verdiğimiz kronoloji gösteriyor ki, Türkiye AB'ye üye olmak için gereğinden çok fazla zaman ve mesai harcamıştır. AB yolunda harcadığımız emek ve kaybettiğimiz paraya yazık olmuştur. Oysa Türkiye, 23 Nisan 1920 tarihinde, Mustafa Kemal'in önderliğinde medeniyet yolunu hem de Avrupa'ya rağmen seçmiştir. Yurdunu, egemenliğini ve istiklâlini Avrupalı istilâcıların elinden zorla kurtarmıştır. Medeniyetin yolu da bellidir: Akıl ve İlim. Başka yola da gerek yoktur, kılavuza da.

< - Geri Dön

ÖZ GEÇMİŞ
İLETİŞİM
ZİYARETÇİ DEFTERİ
DİĞER BAĞLANTILAR
ANASAYFA
Vefat ve Teşekkür
GERİ DÖN
Ziyaretçiler
Toplam :   1695082
Bugün :   34
Aktif :   34

Örnek Köy


Anasayfa | Makalelerim | Kitaplarım | Güncel | Anketler | Yazılarım | Tartışalım | İletişim | Ziyaretçi Defteri | Öz Geçmiş

Web Tasarım: www.linearyazilim.com