AB KONUSUNDA SAPTIRMALAR VE SAPLANTILAR
< - Geri Dön Eklenen Yorumlar Yorum Ekle 

AVRUPA BİRLİĞİ KONUSUNDA SAPLANTILAR VE SAPTIRMALAR
Durmuş Yılmaz

    Giriş
Avrupa Birliği, İkinci Dünya Savaşından sonra, Avrupa kamuoyunun savaş korkusu ve yılgınlığının bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Gerçekten de 30 yıl arayla (1914-1945) yaşanan iki dünya savaşında Avrupalı devletler çok büyük mal ve insan kaybına uğramışlardır. Bu kayıplar konusunda hiçbir araştırmacı net bir rakam verememektedir. Zira, Birinci ve İkinci Dünya savaşları gibi büyük hacimli savaşlarda kayıpları tespit etmek gerçekten çok zordur. Şöyle ki: Bu savaşlar bir birlerinden binlerce kilometre uzak cephelerde, yine bir çok millete ait binlerce askerin ve hatta sivil insanın katılımı ile gerçekleşmiştir. Savaş "İttifak" oluşturmuş devletler arsında cereyan ettiği için bir birlerini tanımayan, aynı dili konuşmayan ve aynı inancı paylaşmayan askerlerin oluşturdukları cepheler arasında geçmiştir. Daha açık bir ifadeyle aynı cephede savaşan askerler, aynı siperlerde yatıyorlar, fakat aynı dili konuşmuyorlardı. Yaralı askerler başka başka memleketlere gittikleri için akıbetleri bilinemiyor, savaşta aldığı yaradan dolayı ölüp ölmediği veya ne zaman öldüğü bilinemiyordu. Almanya, Osmanlı devleti, Avusturya-Macaristan devleti ve Bulgaristan gibi devletler bir tarafta; İngiliz İmparatorluğu, Fransa, İtalya, Rusya gibi devletler de diğer tarafta tam olarak 48 ay süren (1914-1918) bir savaşın ne kadar insan ve mal kaybına sebep olduğu zaten bu savaşın tabiatı gereği tam olarak tespit edilemezdi.
Aynı şekilde Almanya bir tarafta, İngiltere, Fransa, Sovyetler Birliği diğer tarafta, ayrıca Yunanistan, Bulgaristan, İtalya ve Amerika Birleşik Devletleri gibi, savaşın değişik aşamasında değişik cephe ve bölgelerde savaşa müdahil olduğu ve tam olarak 6 sene süren (1939-1945) İkinci Dünya Savaşı da tıpkı Birinci Dünya Savaşı gibi ittifaklar savaşı olduğu için akıbeti aynı olmuş ve kesin kayıplar hiçbir zaman tam olarak tespit edilememiştir. Bütün bunlara rağmen muteber tarih kitapları iki dünya savaşındaki kayıpları 40 milyon olarak göstermişlerdir . Bu rakam, esasen azdır çok değildir. Zira, Alman askerleri bu günkü Almanya'dan 3 bin kilometre uzak cephelerde Moskova steplerinde savaşmışlardır. Aynı şekilde İngiliz askerleri de Fransız askerleri de ülkelerinden binlerce kilometre uzaklarda savaşmışlardır. Bir başka cephede Japonya aynı şekilde çok büyük kayıplarla karşılaşmıştır.
Avrupa, Amerika Birleşik Devletleri ve Japonya, 30 yıllık bir dönemde böyle büyük bir tecrübe yaşadıktan sonra, 1945 yılına geldiklerinde halkın büyük bir yorgunluk ve bıkkınlık içinde olduklarını gördüler.
Alman devlet adamı Konrad Adanauer (Ö.1967) ve Fransız devlet adamı Jean Monnet'in (Ö.1979) zihinsel ürünü olarak kabul edilebilecek Avrupa Birliği Projesi işte bu büyük tecrübenin sonunda ortaya çıkmış bir büyük projedir. Buna "Barış Projesi", "Kalkınma Projesi", "Medeniyet Projesi" vb. adlar konulabilir. Hepsinde doğruluk payı da vardır. Zira bu proje (AB), 20 yüzyılın ilk yarısında 40 milyon Avrupalının ölümüne sebep olan "savaşseverliği" tersine çevirmiş ve Avrupa'ya barış getirmiştir. Gerçekten de Avrupa devletleri ve milletleri 1946 yılından itibaren, yani 60 senedir artık bir birleriyle savaşmıyorlar ve enerji ve birikimlerini kalkınmaya harcıyorlar. İki dünya savaşının da içinde bulunan Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya, Avusturya, gibi ülkeler artık savaş atmosferinin dışında , Altyapı, Eğitim, Sağlık, gibi alanlarda insanlarına nasıl daha iyi imkanlar sunabiliriz, diye çalışıyorlar. Hatta, projeyi daha da genişleterek bu gün 25 olan ülke sayısına 2007 yılında Bulgaristan ve Romanya; sonraki yıllarda da Hırvatistan, Sırbistan, Arnavutluk, Makedonya'yı alarak sayıyı 31'e çıkaracaklardır. Eğer Bosna-Hersek'i de alırlarsa sayı 32 olacaktır. Eğer başka bir gelişme olmazsa önümüzdeki 10 yıl içinde AB üye sayısı 32 olacak ve böylece bir uçta İngiltere, Portekiz ve diğer ucunda da Bulgaristan ve Romanya olan 32 üyeli Avrupa Birliği. Yani Avrupa devletlerinin tamamını içine alan bir birlik. Bunun adı "Birleşik Avrupa"dır. Bu günkü proje bu sonucu hedeflemektedir. Tıpkı Amerika Birleşik Devletleri gibi bir de Avrupa Birleşik Devletleri meydana gelmiş olacaktır. Tek Para, tek Sınır, tek Merkez Bankası ve tek Anayasa. Bu projede AB parlamentosu Yasama; AB Komisyonu Yürütme; İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi de Yargı gücünü ve görevini üstlenmiş olacaktır. Bu organlara görev alan üyeler ( Milletvekilleri, Liderler, uzmanlar, komiserler ve yargıçlar) kendi ülkelerinin değil de Avrupa Birliğinin temsilcisi olacaklar. Parlamentoda ülkelere göre değil, siyasal düşüncelere göre gruplar oluşacak. Mesela: AB parlamentosunda Sosyal Demokratlar, Hıristiyan Demokratlar, Komünistler, Yeşiller, Liberaller vs. gruplar oluşacak ve bunlar etkinleşecek. Şu anda var olan bu gruplar daha da etkin hale gelecekler.
Bu gelişme tamamlandığı zaman Avrupa da birleşmesini tamamlamış olacaktır. Bu bir "Yeni Avrupa" olacaktır. Bu gün için aksini söyleyenler olsa bile bu "Yeni Avrupa"nın temeli de "Eski Avrupa"da olduğu gibi Hıristiyanlık, Roma Hukuku, Eski Yunan ve Latin kültürüne dayalı olacaktır. Buna aykırı gelecek, ya da buna uymayacak hiç bir faktör ve oluşum ortada gözükmemektedir. Siyasal dengelerde de bir çatlaklık yoktur. Kuzey yarım küredeki Hıristiyan dünyada bu oluşumun dışında kalan tek ülke Rusya ve onunla aynı coğrafyayı paylaşan Ukrayna ile Baltık ülkeleri, bir de Kafkasya'da yer alan Ermenistan ve Gürcistan'dır. Adı geçen bu ülkelerin bile Avrupa Birliği içinde bir gün yer alması asla şaşırtıcı olmaz. Birinci ve İkinci Dünya savaşlarında Rusya nasıl Avrupa içinde yer almışsa bu gün de alabilir.
Buraya kadar ifade edilenlerin hepsi Türkiye'nin dışındaki bir Avrupa içindir. Medeniyet Projesi olması da, Barış Projesi olması da, Kalkınma Projesi olması da doğrudur, fakat bu Avrupa içindir. Bunun bütün dünya, ya da bütün bölge için olduğunu söylemek mümkün değildir. Ayrıntıları daha aşağıda verilecektir.
Türkiye Nerede Duracak?
Önce hemen şu öngörümüzü ifade edelim ki, Türkiye "Avrupa Birleşmesi" tamamlandıktan sonra sıraya konulacak bir ülkedir. Yani şu anda sırada duran Bulgaristan, Romanya, Hırvatistan, Sırbistan, Makedonya, Arnavutluk ve diğerleri. Bu ülkeler AB içinde yerlerini aldıktan sonra Türkiye'ye karşı Avrupa'nın ortak görüşü belirlenecek ve karar ona göre olacaktır. Bu bizim tahminimizdir. Aksi iddia edilebilir fakat asla ispat edilemez. O halde Türkiye Avrupa Birliği üyeliği konusunda daha çok bekleyecek demektir. Kriterlerin sağlanması ve isteklerin yerine getirilmesi tam olarak hiçbir zaman mümkün olmayacaktır. Zira kriterler objektif ve sabit değildir. Subektif ve hareketlidir. Yani yürüyen kriterler vardır. Hatırlanacağı gibi, 1965 yılından önce yani Ankara antlaşması imzalandığında (Eylül 1963) Avrupa'nın Ermenilerle ilgili olarak; 1974 öncesinde de Kıbrıs'la ilgili olarak her hangi bir istek ve dayatmaları yoktu. Kürt, Alevi, Süryani, Güney Doğu vs. konularında da bir istekleri yoktu. Bundan dolayı önümüzdeki yıllarda yeni kriterler(!) ortaya çıkabilir, yeni istek ve dayatmalar dile getirilebilir. Türkiye, bu günkü kriterleri yerine getirmeye çalışadursun, önümüzdeki yıllarda yeni kritelerle karşılaşacaktır. Bunların işaretleri bu günden görülmüştür.
Şimdi, AB konusunda Türk politikacılarının ve bir kısım aydının kamuoyunu bilgilendirme adına ortaya attıkları iddialarına bakalım. Önce bizim de yukarıda bahsettiğimiz proje tanımlamalarını bir kere daha hatırlayalım.
.    AB bir Barış Projesidir.
.    AB bir Medeniyet Projesidir.
.    AB bir Kalkına Projesidir.
Her üç tanımlama da doğrudur, fakat bunlar Avrupa içindir. Yani 60 yıllık yakın Tarihe baktığımızda Avrupa kendi içinde barışı sağlamış, kalkınma hamleleri yapmış, medeniyetini ortaya koymuştur. Fakat aynı güzellikler acaba bölgeye yayılmış mıdır? Mesela Avrupa Ortadoğu Barışında(!) nasıl bir rol üstlenmiştir? Geride kalan 60 sene içinde Filistinliler için, İsrailliler için, Irak, Suriye, Lübnan, Mısır ve diğer Ortadoğu devletleri için nasıl bir Barış Projesi tatbik edilmiştir. Balkanlara geçelim. Yine geride kalan 60 sene içinde Bulgaristan, Macaristan, Polonya, Çekeslovakya (Çek Cumhuriyeti ve Slovakya) Yugoslavya (Sırbistan, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Makedonya, Karadağ, Slovenya) nasıl bir Barış Projesi ile karşılaşmışlardır? Soruların cevabını herkes kendi bilgi ve yorumlarıyla verebilir. Fakat, bilinen ve inkâr edilemeyecek bir gerçek varsa o da şudur: Geride bıraktığımız 60 yıl içinde bu gün Avrupa Birliği içinde "Patron" veya "Kurucu Devlet" olarak tanımlanan devletler- bunların başında Fransa, Almanya, Hollanda, İtalya, Belçika ve Lüksemburg bulunmaktadır- Türkiye'nn de içinde bulunduğu bölgenin barışına her hangi bir katkıda bulunmadıkları gibi, tam aksine bölgede var olan barışın bozulmasında, kaotik ortam yaratılmasında, ve neticede yüzbinlerce ve hata milyonlarca insanın ölmesinde dahli olan devletlerdir. Filistin-İsrail anlamazlığında 1945 yılına kadar bölgeye hakim olan ve orada manda (Himaye) idaresi kurmuş olan İngiltere'nin; yine aynı tarihe kadar Suriye ve Lübnan bölgesine hakim olan ve orada manda idaresi kurmuş olan Fransa'nın bu gün bölgede yaşanılan olaylarla ilgisinin veya dahlinin olmadığını iddia etmek mümkün müdür? Aynı şekilde Kıbrıs adasında da tarihî gerçekleri ve toplumsal yapıyı dikkate almadan 1960 yılında bağımsız bir Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kurulması da İngiltere'nin işi ve eseridir. Fakat o cumhuriyet sadece 3,5 yıl yaşayabilmiştir ve İngiltere 1963 yılı sonlarında bozulan düzeni yeniden tesis etmek için çırpınan Türkiye'yi yalnızca oyalamıştır. Aynı şekilde, Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra, 1991 yılını izleyen tarihlerde Balkanlarda ciddi karışıklıklar zuhur etmiştir. Bunların en kanlısı Yugoslavya'da meydana gelmiştir. Hırvatistan'ı kendi kültür grubunda gören Almanya bu devleti himayesine almış , fakat çoğunluğu Müslümanlardan oluşan Bosna-Hersek'i Sırp ordusunun ve silahlı Sırp militanlarının insafına terk etmiştir. 1995 yılına kadar süren olaylarda, Sırplar, tabir yerindeyse, Boşnaklara soykırım uygulamışlar ve yüzbinlerce Müslüman Boşnak 1992-1994 yılları arasında hayatlarını kaybetmiştir. Bu vahşet, ortaya çıkan toplu mezarlarla sergilenmiştir. Bu acı tablo yaşanırken Avrupa Birliği'nden ne bir müdahale ne bir kınama gelmiştir. Fakat bütün bunlardan daha önemli ve kayda değer olanı, Avrupa Birliği'nin Irak olayları karşısındaki tutumudur. Birinci Körfez harekâtını bir kenara bırakalım, Mart 2003 tarihinde Amerika Birleşik Devletleri, bütün dünyaya karşı kullandığı "Irak'da kimyasal silah" aldatmacası ile en ağır silahlarını Irak halkının üzerine çevirdiği zaman Avrupa Birliği'nden tepki değil destek almıştı. İngiltere, İtalya, Hollanda, Danimarka, İspanya ve Portekiz saldırgan ABD'nin yanında yerlerini çoktan almışlardı bile. İlk işgal gününden bu zamana kadar geçen süre içinde Irak'da ölen insan sayısı 600 Bin ile 1 milyon arasındadır. Kesin rakam işgalci ABD'nin sansürü sonucu tam olarak öğrenilememektedir. Bu gün hiç kimse Irak'da ABD'nin her hangi bir hukuk çerçevesinde hareket ettiğini iddia edemez. Zira orada bulunmasının hiç bir haklı sebebi yoktur. Bu duruma yardım eden AB'nin tavrı da ABD'den farklı değildir. O halde AB'nin "Barışcılığı" çok tartışmalı bir konudur.
Şimdi de AB konusunda beyin yıkamaya yönelik yalanları hatırlayalım:

"AB'ye girip de bölünmüş ülke var mıdır?" yalanı
Türkiye'de çok sık başvurulan aldatmacalardan biri de budur. Bilindiği gibi Türkiye'de aşağı yukarı 23 seneden bu yana bölücü ve ayrılıkçı bir terör yaşanmakta ve verdiği maddî ve manevî zararlar artık tahammül edilemez boyutlara ulaşmış bulunmaktadır. Bu durum karşısında bir kısım politikacı, yazar, düşünür vb. aydın kesimi, AB komiserlerinin bölücü hareketi destekleyen dayatmaları karşısında yukarıdaki cümleyi tekrar ederek AB'nin Türkiye'nin bölünmesi şeklinde bir projesinin olamayacağını belirtmek istemektedirler. Bir an için bu yargıyı doğru kabul edelim ve biz de bir karşı soru soralım: "AB'ye girmediği için bölünen bir ülke var mıdır"? Yani "Türkiye AB'nin dışında kalırsa.." diye başlayan nutuklarla çok kötü senaryolar üretenlere ben de diyorum ki, acaba Yunanistan, İspanya, Portekiz ve diğerleri, AB'ye girmeseler bölünecekler miydi? Kaldı ki, İspanya'da Katalon ve Basklar; İngiltere Birleşik Krallığında da İrlandalılar AB içinde oldukları halde ayrılıkçı faaliyetlerini sürdürmektedirler. Çekeslovakya bölünerek AB'ye girmiştir. Yugoslavya ise bu gün 6 ayrı devlete bölünmüş ve hepsi de AB'ye girme hazırlığındadır. Bu bilgiler bize gösteriyor ki, AB üyeliği ülkelerin bölünmesi veya bölünmemesi ile doğrudan ilgili bir konu değildir. Fakat şurası bizim için, yani Türkiye için çok önemlidir: 1918-1922 yılları arasında Fransa, İngiltere, İtalya ve Yunanistan Türkiye'yi paylaşmışlardı. Padişah ve İstanbul hükümetini de bu paylaşmaya razı etmişler ve onlara "Sevr Antlaşması" olarak bilinen bir antlaşmayı, daha doğrusu bir "Teslim Sözleşmesini" imzalatmışlardı. Sicilinde böyle bir leke bulunan İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan'a Türk halkının şüphe ile bakması yadırganabilir mi? Aradan 86 sene geçmiş olmasına rağmen, Avrupa Birliğinin patronu sayılan bu ülkelerin özellikle Kürtler ve Ermeniler için ürettikleri söylemlerin değişmemiş olması bir tesadüf müdür? Sevr antlaşmasının 62-64. maddeleri Güneydoğu Anadolu'da bir Kürt devleti kurulmasını ve Kuzey Irak Kürtlerinin de bu devletle birleşmesini öngörüyordu. Şimdi gelinen noktada, Kuzey Irak'da "Kürdistan" adıyla bir Kürt devletinin fiilen kurulmuş olduğunu hayretle görüyoruz. Ve yine hayretle görüyoruz ki, bir kısım ABD ve AB uzmanlarının ellerinde Kuzey Irak'ı "Kürdistan" adıyla Güneydoğu Anadolu'un bazı kısımları ile birleştirilmiş haritalar var. Yine bu uzmanlar, tıpkı Türkiye'deki bölücülerle aynı dili konuşuyor ve Kuzey Irak'dan da Güneydoğu Anadolu'dan da "Kürdistan" diyerek bahsediyorlar.

"Türkiye AB'ye girmezse İran olur" yalanı
Türk halkını AB'ye "Evet" dedirtmek için tehdit yoluna baş vuranlar da vardır. Bunlar da Türk halkını İran ile korkutmaya çalışmaktadırlar. Bunlara göre Türkiye AB'nin dışında kalırsa Laik ve Demokratik yönetim tarzını sürdüremez ve İslamcı bir yönetim modeline doğru kayar ve İran'a benzer. Bütünüyle yalandır. Türkiye 1920 yılından itibaren Cumhuriyet idaresini benimsemiş ve uygulama başlamıştır. 23 Nisan 1920 tarihinde Ankara'da Büyük Millet Meclis'nin açılmasıyla birlikte Türk halkı cumhuriyeti içselleştirmeye başlamış ve 29 Ekim 1923 tarihinde bunu Anayasa'ya da yazarak daimî kılmıştır. Daha sonraki yıllarda da cumhuriyetin ve devletin niteliklerini belirleyerek Anayasa'ya yazmıştır. Bu, millî Egemenlik ilkesine dayalı Laik, Sosyal, Hukuk devletidir. Türkiye rejimini çoktan belirlemiş ve onu kurumsallaştırmıştır. Yeni bir rejim veya model arayışı içinde de değildir. Avrupa Birliği'nin içinde de olsa dışında da olsa ne İran'ı ne de başka bir ülkeyi kendisine model alır.
"AB'nin dışında kalırsak İran'a benzeriz" yalanını uyduranlar, acaba AB üyesi bir çok ülkenin hâlâ meşrutî monarşi ile idare edildiğini yoksa unutuyorlar mı? Yani insan sormadan edemiyor: AB'ye girmezsek İran'a benzeriz de Acaba AB'ye girersek neden İngiltere Krallığına benzemeyiz! Yani biz de desek ki, "Sakın AB'ye girmeyelim. Eğer girersek saltanat geri gelir ve Türkiye İngiltere gibi olur"! Malum ya şimdi İngiltere'de Prens Charles var. Acaba bizde kim olur!
Bunların hepsi saçmalıktır. Kocaman yalanlardır.

"AB'ye girmezsek kendi kendimize kalkınamayız" yalanı
Bu düşünce tam olarak 1919 yılındaki mandacıların görüşüdür. Onlar da aynı şeyleri söylüyor ve "Biz düvel-i muazzama karşısında asla duramayız.Onlardan birisinin desteğine ihtiyacımız vardır." türünden ifadelerle, öz güvenden yoksun, halktan kopuk, kendi halkını küçük gören bir düşünce ürünü cümlelerdir. Bu gün de "Biz kendi kendimize kalkınamayız.Avrupa'nın dışında kalamayız.Dünya'nın dışında kalamayız.." Türünden cümleleri duyduğumuz zaman sanki, Vahdettin'in, Damat Ferit'in, Ref'i Cevat'ın, Refik Halit'in 1920'deki konuşmalarını dinliyormuşuz gibi bir hisse kapılıyoruz. Ve "Tarih bu kadar mı tekerrür eder" diye de şaşkınlığa düşüyoruz. Oysa gerçek şudur ki, hiçbir ülke başkasının yardımı ile kalkınmaz. Ülkeler kendi gayret ve çabaları ile kalkınırlar. Eğer Türkiye iyi yönetilirse, aklı ve ilmi rehber edinirse, mevcut yer altı ve yer üstü zenginliklerini iyi değerlendirirse, insan gücünü rasyonel kullanırsa, demokrasiyi sağlıklı şekilde işletirse neden daha hızlı kalkınmasın? Fakat ".Biz bunları yapamayız, Avrupalılar emretsinler de biz de bunları yapalım ve öylece kalkınalım." şeklindeki düşünce üzerinde durmaya değmez. Ayrıca, AB dışında kalkınmış başka ülke yok mu? Kalkınma AB ülkelerinin tekelinde mi? Bir ülkenin kalkınması AB'nin iznine mi tâbi.

"Patrikhane'yi Osmanlı evrensel yapmıştı" yalanı
AB ile ilişkiler konusunda nedense Patrikhane fazla kullanılır oldu. Patrikhane sanki bir Türk kurumu değil de Avrupa devletlerinin İstanbul'daki bürosu! Önce şunu iyi bilelim: Türkiye'de yaşayan ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan gayrımüslimler (Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Süryaniler ve diğerleri) hepsi Anayasamıza göre "Türk"tür. Öyleyse Türk gibi (Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı) düşünmek zorundadırlar. Fakat öyle bir noktaya gelindi ki, sanki Türk vatandaşı gayrımüslimler, Avrupalı devletlerin Türkiye'deki uzantıları veya temsilcileri!
Bu tartışmalar içinde bir de Patrikhane vardır. Başında da Bartelemeos bulunmaktadır. Bir ekümeniklik tartışması sürüp gidiyor. Ben bu tartışmaya değil de başka bir boyuta dikkat çekmek istiyorum. Patrikhane konusunda konuşan pek çok fikir adamı ve yazar, sık sık Osmanlı devletinden, Fatih Sultan Mehmet'ten örnekler veriyorlar. Bu örneklerle de Patrik'e daha fazla yetki ve selahiyet vermemiz gerektiğini özellikle belirtiyorlar. Şimdi bilim metoduna göre hareket edecek olursak örneği tam olarak almamız gerekir. Eğer Patrikhane ve Patrik konusunda Osmanlı'yı örnek alacak olursak, yalnızca Fatih'i almak yetmez. İkinci Mahmut'u da almamız gerekir. Bilindiği gibi Sultan II. Mahmut, 1821 yılında Fener Rum Patriği Gregorius'u patrikhane'nin orta kapısında idam ettirmişti. Demek ki örnekler hep birilerinin istediği yönde değilmiş! Kaldı ki, şimdi Türkiye Cumhuriyeti var. Osmanlı değil! Şunu da unutmayalım ki, Osmanlı devletini de Avrupalılar yıkmışlardı. Hesabı da tam olarak Lozan konferansında görüldü ve defter kapandı. Eğer tekrar o defteri açacak olursak biz Avrupa'dan çok alacaklı çıkarız. Burayı da geçelim.


Sonuç
Türkiye, cumhuriyet yıllarından bu yana saygın bir dünya devletidir. Atatürk, Türk Milleti'ne hedefi göstermiş, nasıl gidileceğini de öğretmiştir. Bu yol, aklın ve ilmin yoludur. Türkiye AB üyesi olmasa da kalkınmasını sürdürecektir. Avrupa'nın dışında kalması gibi bir şey esasen söz konusu değildir. Bu gün AB üyesi olmadığı halde Türkiye Avrupa'nın dışında mı durmaktadır? Ticaretimizin belki %50'si AB üyesi ülkelerle oluyor. Ticarî faaliyetlere kimsenin bir diyeceği yoktur. Sorun AB'nin siyasal dayatmalarındadır.
Avrupa Birliği'nin söylendiği ve iddia edildiği gibi "Barış projesi", "Medeniyet Projesi", "Kalkınma Projesi" olmadığı ve Avrupa'nın yine Avrupa devletleri ve milletlerinin menfaat ve istekleri doğrultusunda birliğinin gerçekleşmesini sağlamaya yönelik bir proje olduğu açık, net ve kesindir. Türkiye bu projede-eğer buna proje denilirse- karşı taraftadır. Hedef ve amaç çok açıktır. Bu bir "Birleşme" sürecidir, fakat Türkiye ile birleşme değil, Avrupa ve Hıristiyan dünyasının birlrşmrsidir.Bu süreçte Hıristiyan dünyasının kendi aralarında bin yıldan fazladır sürüp giden anlaşmazlıkların ortadan kaldırılması da vardır ki, 28-30 Kasım tarihleri arasında Türkiye'yi ziyaret eden Papa'nın asıl amacı da bu yöndedir: Katolik ve Ortodoks kiliseleri arasındaki soğukluğu gidermek.
Avrupa Birliği komiserlerinin ısrarlı isteklerini tekrar hatırlayacak olursak, aralarında baş sıralarda Kıbrıs, Patrikhane ve Ruhban Okulunun açılması, Ermenistan ile ilişkilerin düzeltilmesi, sınırların açılması, Gümrük Birliğinin tam uygulanması ve kapsamının genişletilmesi isteklerinin bulunduğunu görürüz. Şimdi önyargısız düşünelim: Kıbrıs Rum Yönetimini Kıbrıs Adası'nın meşru hükümeti olarak görür ve hava ve deniz limanlarımızı Rum gemi, uçak ve malarına açarsak "Medeniyet Projesi"nin içinde yer almış olacağız, aksi takdirde Avrupa'nın dışında kalacağız!...Avrupalı devletler, ilgisi olsun olmasın, Türklerin 1915 yılında Ermenilere Soykırım yaptıklarını kabul edecekler ve aksini söylemeyi yasalarla suç sayacaklar, biz buna karşı çıkarsak "Barış Projesi"nin dışında kalacağız!...Patrikhane'nin evrenselliğini dayatacaklar, biz "Patrikhane bir Türk kurumudur, siz karışamazsınız" dersek Avrupa'nın dışına itilmiş olacağız!...
Türkiye saygınlığını,ilkelerine bağlı olmakla ancak koruyabilir. "Barış" Türkiye Cumhuriyeti'nin resmî dış politika doktrinidir. "Yurtta Barış Dünyada Barış" bizim sloganımızdır. 1974 harekâtı, Kıbrıs adasına barış, Yunanistan'a demokrasi getirmiştir. Unutanlara hatırlatalım: 1967 yılında Yunanistan'da bir "Cunta İdaresi" kurulmuştu ve sürüp gidiyordu. Demokrasi de rafa kaldırılmıştı. 20 Temuz 1974 harekâtı sonunda Yunanistan tekrar demokrasiye döndü, seçimler yapıldı ve halk idaresi yeniden kuruldu. Kıbrıs adsınsa da gerçek barış geldi ki,aradan geçen 32 senede ne terör, ne anarşi, ne cinayet görülmektedir. Bu gün Kbrıs Adası, Türkiye de dahil, bölgenin en huzurlu yeridir. Irak, Suriye, Lübnan, Filistin ve hinterlendı dikkatle gözlenirse Kıbrıs'ın huzuru daha iyi anlaşılır. Avrupa'nın çözüm diye sunduğu teklifler Kıbrıs'ı Filistin'den daha beter yapacaktır.
Türkiye millî Kalkınma Projeleri yapmalı ve uygulamalıdır. Avrupa ile ilişkilerimiz devam edecektir. Kimse korkmasın bu ilişkiler ne kesilir, ne kopar ne de başka bir şey olur. 75 milyonluk Türkiye ve 200 Milyonluk Türk dünyası. Bölgede gerçek barışı sağlayacak ve koruyacak olan işte bu dünyadır. Biraz daha etkin olmak zorundayız. Hepsi bu kadar.

< - Geri Dön

ÖZ GEÇMİŞ
İLETİŞİM
ZİYARETÇİ DEFTERİ
DİĞER BAĞLANTILAR
ANASAYFA
Vefat ve Teşekkür
GERİ DÖN
Ziyaretçiler
Toplam :   1695180
Bugün :   132
Aktif :   132

Örnek Köy


Anasayfa | Makalelerim | Kitaplarım | Güncel | Anketler | Yazılarım | Tartışalım | İletişim | Ziyaretçi Defteri | Öz Geçmiş

Web Tasarım: www.linearyazilim.com