İRTİCA ve LAİKLİK
< - Geri Dön Eklenen Yorumlar Yorum Ekle 

"İRTİCA" DİNDAR İNSAN İÇİN DE BİR TEHLİKE;
"LAİKLİK" DİNDAR İNSAN İÇİN DE BİR GÜVENCEDİR

Doç. Dr. Durmuş Yılmaz

    Son günlerde ülkemizde, devletimizin üst kurumları arasında "Laiklik" ve "İrtica" tartışması hızlanmıştır. Cumhurbaşkanı, Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları, değişik vesilelerle yaptıkları açıklamalarda irtica tehlikesine işaret etmişler ve hükümetten önlem almasını istemişlerdir. Diyanet İşleri Başkanı Profesör Ali Bardakoğlu da yaptığı açıklamada bu uyarıları ciddi uyarılar olarak gördüğünü beyan etmiş ve gerekli önlemlerin alınması hususunda kurum olarak kendilerine düşeni yapacaklarını açıklamıştır. Fakat çok ilginçtir ki, uyarıları değerlendirerek önlem alması gereken kurum olarak Hükümet, Cumhurbaşkanı, Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet komutanlarının görüşlerini paylaşmamış ve "Eğer ellerinde bir belge ya da bilgi varsa hükümete versinler, gereğini yapalım" türünden gayriciddi bir yaklaşım sergilemişlerdir. Meclis Başkanı başta olmak üzere bir kısım üst düzey devlet yetkilisi de "Laikliğin ve İrticanın bir tanımı yok, yapılan eleştiriler siyasîdir.." şeklinde işi savsaklayıcı bir tavır takınmışlardır. Bu açıklamalara 3 Ekim tarihinde ABD elçisi Ross Wilson da de katılmış ve "İrtica konusunda söylenenler kurugürültü" demiştir. Bu konuda söylenenler ve yapılan açıklamalar 2, 3, 4 Ekim tarihli Türk medyasında geniş biçimde yer almıştır.
    Biz bu yazımızda, konuya, Meclis Başkanı'nın "Laikliğin ve İrticanın tanımı yoktur." şeklindeki açıklamasından hareketle açıklık getirmek istiyoruz. Önce Laiklikten başlayalım: Kelime, Fransızca'ya Latince'de bulunan Laicus kelimesinden gelmiştir. Fransızca'da özel bir yazım şekli vardır ve sadece çok az sayıda kelimelerde bulunan çift noktalı i harfi ile yazılır: Laic veya Laique; eylemin adı Laicisation ve Laiciser'dir. Bu kelimelerden Laiciser, Laik hale getirmek anlamına; Laicisation, Laikleştirme süreci; Laik (Laique) de bu ilkeyi benisemiş insan anlamına gelmektedir. (Bkz: Nouveau Petit Larousse, ilgili maddeler). O halde bu ilke nedir? Ya da Laik ne demektir? Aynen sözlükten alarak yazıyorum:
Laic veya Laique: Qui n'est ni ecclésiastique ni réligieux ( kilise ve dine ait olmayan). Örnek: Habit laique (Laik kıyafet).
Etimolojik olarak böyle olan bu kelime, Fransız İhtilali ile dünyada anlam kazanmaya başlayan din-devlet ayrılığı sürecinde, dünya işlerinin düzenlenmesinde dinin ( Avrupa'da kilisenin) rolünü azaltan ve giderek dini insanların vicdanı ile sınırlandıran bir Yönetim Prensibi halini almıştır. Cumhuriyet idareleriyle birlikte, insanların devlet önünde (Hukuk önünde) eşitliği ilkesi benimsenince dinin insanlar için bir ayırım vasıtası olamayacağı, yani insanların dinlerinden dolayı üstün veya zayıf olamayacakları kabul edilmiş ve bu durum yasalarla güvence altına alınmıştır. Bu uygulamanın doğal gereği, yasaların insanların inançlarına göre düzenlenemeyeceğidir. İşte bu gelişme sonunda geleneksel hukuk sistemleri, yani imparatorluk dönemlerinde uygulanan hukuk sistemlerinde köklü değişikliklere gidilmiş ve imparatorlukların, bu arada Osmanlı İmparatorluğu'nun da , uyguladığı Şahsî (kişisel) Hukuk Sistemi yerine Mülkî Hukuk Sistemi uygulanmaya başlamıştır. Birincisinde, din, mezhep, ırk, cinsiyet.gibi bireylerin kişisel özellikleri hukuka kaynaklık ederken, ikincisinde kişisel özellikler bir kenara bırakılmış ve bireylerin "Vatandaş (=Yurttaş) olmaları esas kabul edilmiştir. Devlet bireylerini vatandaş olarak değerlendirmiş, Ödev-Hak dengesini buna göre kurmuştur. Bu sistemde (Mülkî Hukuk Sistemi) bireyler din, ırk, mezhep, cinsiyet ve diğer özelliklerini ileri sürerek her hangi bir ayrım (imtiyaz) talep edemeyecekleri gibi, hiç kimse ve bu arada devlet, yine bireylerin sayılan özelliklerini dikkate alarak onların haklarında kısıtlama, ödevlerinde çoğaltma yapamaz. Yasalar hazırlanırken bireylerin kişisel özellikleri değil, hukuk ilmi ve toplumun ihtiyaçları dikkate alınır. Bir örnek verecek olursak: Mesela bir vergi yasası çıkarılacaksa, söz gelimi, "100 Tl. kazanan bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı 20 lira vergi verecektir" şeklinde çıkarılabilir. Başka türlü düşünerek mesela "100 Tl. kazanan bir Müslüman 20 Tl; Hıristiyan 25 Tl, kadın 15 Tl, vb gibi bir düzenleme yapılamaz. Zira devlet yurttaşları arasında kişisel özelliklere göre ayrımcılık yapamaz. Yine aynı şekilde yasa hazırlanırken "Bu konuda dinin hükmü şudur, o halde uygulama şöyle olmalıdır." şeklinde bir düzenleme de yapamaz. Zira, din bir kişisel özelliktir. Dine göre yasa yapılırsa kişisel özelliklere göre yapılmış olur. O zaman sistem, Mülkî olmaz, Şahsî olur. Din farklılığına göre de yasaların hükmü değişik olur. İşte bu sebepten dolayı, hiçbir vatandaş, Anayasa, Yasalar ve Yönetmeliklerle düzenlenmiş toplumsal yapının, "benim inançlarım şunu emrediyor." şeklinde bir gerekçe ileri sürerek değiştirilmesini isteyemez. Zira, yürürlükteki yasal mevzuat zaten her hangi bir din, inanç, veya mezhep dikkate alarak hazırlanmış değildir.
    Şimdi asıl konumuza gelelim ve İrtica, ya da Laiklik kimi rahatsız eder kimi etmez ona bakalım. Önce şunu hemen ifade edelim ki, laiklik öncesi dönemlerde inanç özgürlüğü yöneticilerin (Monarklar) vicdanlarına bırakılmış durumda idi. Her ne kadar Türk toplumunda geniş bir hoşgörü ile Müslüman olmayanların inançlarına karşı saygılı davranılıyorsa da Hıristiyan Avrupa'da farklı inançların hiçbir güvencesi yoktu. Müslüman dünyasındaki hoşgörü de insanları (yaratılmışları) Tanrı'nın bir emaneti olarak gören bir tasavvufî düşünceden ileri geliyordu. Yunus Emre'nin "Yaratılmışı hoş görürüz Yaratan'dan ötürü" dizesi bu bakış açısını ifade ediyordu. Buna rağmen Osmanlı kanunnamelerinde, çok hukuklu sistemin gereği olarak, Müslümanlarla Müslüman olmayanların hak ve ödevleri aynı değildi. Hak ve ödevlerdeki eşitsizlik padişahtan padişaha da değişmekteydi. Laik sistemde ise, inanç özgürlüğü yöneticilerin vicdan ve insaf ölçüleriyle değil, yasalarla güvence altına alınırlar. Yasa önünde her hangi bir inancın diğerine üstünlüğü olmadığı için devlet inançlar karşında eşit uzaklıkta durur. Böylece hiçbir vatandaş inancından dolayı üstün ya da zayıf olmaz. İşte Laiklik budur. Burada tartışma, inanç özgürlüğü ile kamusal hayatı düzenleyen kuralların çatışmasından çıkmaktadır. Başka bir ifadeyle inancın sosyal hayata yansıması ile kamu düzeni arasında uyumsuzluk olabilir. Mesela, inanç faizi yasaklar, fakat kamu düzeni faiz ile çalışan bankalara ihtiyaç duymuş olabilir. Bu durumda bazı insanların inançlarına aykırıdır diye faizle çalışan banka veya finans kurumları yasaklanamaz. Eğer yasaklanırsa yasalar dine dayandırılmış veya uydurulmuş olur ki, bu başta açıkladığımız Şahsî Hukuk Sistemini getirir. O halde ne yapılacaktır? Vatandaşlar, kendi iradeleri içinde olan hallerde inançlarının gereğini yerine getirecekler, fakat iradeleri dışındaki durumlarda kamu düzenine uyacaklardır. Kamuyu kendi inandıkları sisteme uydurmaya çalışmayacaklardır. Burada İslamın hükümlerinin toplandığı şu 3 bölümü yeniden hatırlamakta fayda vardır.
1.İtikat
2.İbadet
3.Muamelât
Birinci ve ikinci bölüme ait emirleri uygulamakta bir Müslüman için hiçbir sıkıntı ve zorluk yoktur. Bu alanlara ait özgürlüklerin kullanılmasında da inanç sahipleri hiçbir zorlukla karşılaşmazlar. Üçüncü bölüm emirleri, çağımızın yükselen değerleri olan Demokrasi ve İnsan Hakları ve bilimsel düşünce içinde yorumlanarak ancak uygulanabilir.
    İrtica meselesine gelince: Arapça'da "Rücû" kelimesinden gelen İrtica, "Geri dönüş, geri dönücülük" anlamına gelmektedir. Kelimenin kazandığı siyasal anlam, yapılan bir devrimden geri dönüş anlamını ifade eder. Bunun için her devirde, yeniliklere karşı çıkanlara "İrticacı" ya da "Mürteci" denilmiştir. Cumhuriyet gibi, Demokrasi gibi, Laik Sistem de bir yeniliktir. Bundan geri dönmek isteyenlere, yani imparatorluk çağında olduğu gibi yeniden Şahsî Hukuk Sistemine yani dine dayalı hukuk sistemine dönmek isteyenlere "İrticacı" veya "Mürteci" denir. Çünkü onlar bir yenilikten geri dönmek arzusundadırlar. Şimdi bu noktada üzerinde durulması gereken husus şudur: Türkiye'de namazını kılıp orucunu tutan vatandaşlar acaba mevcut hukuk sisteminden çıkıp tekrar Osmanlı devleti zamanında uygulanan Şahsî Hukuk Sistemine dönmeyi mi istemektedirler. Bu vatandaşlar, kız çocuklarının okumalarına; erkeklerle beraber aynı okullara gitmelerine; resmî nikaha; miras bölüşümünde kızların erkeklerle eşit paya sahip olmasına; bayanların da erkekler gibi hakim, savcı, avukat, doktor, öğretmen, profesör olmalarına karşı mı çıkmaktadırlar? Yine bu insanlar, ülkemizde yaşayan ve farklı inançları olan vatandaşların aynı şekilde vergi vermelerine; aynı şehirlerde oturmalarına; aynı işlerde çalışmalarına karşı mı çıkmaktadırlar? Bu ve buna benzer soruların hepsinin cevabı HAYIRdır. O halde namaz kılıp, oruç tutan yani dindar insanlar asla ve asla İrticacı ya da Mürteci değildirler. O insanların devletle, Cumhuriyetle, Demokrasi ile, Laiklik ile hiçbir sorunları yoktur. Onlar başı açık gezmekten de rahatsız değildirler, erkekler de sarık sarmak heveslisi değildirler.
    Şimdi bu kısa açıklamalar ışığında Laiklik ve İrtica konusunun bilinmeyen bir yanı var mıdır? Her şey açık değil midir? Anayasa'nın 24. ve 25. maddeleri de bu ilkeyi bağlayıcı hüküm haline getirmiştir. Tanımı da gayet açıktır. Anayasa'nın 24. maddesininilk cümlesi şöyledir:
"Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir".
Son bendi de şöyledir:
".Kimse, devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun dinî veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz".
Anayasa'nın 25. maddesi de şöyledir:
"Herkes düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz".
Anayasa'nın 14. maddesinde de :
"Anayada yer alan hak ve hürriyetlerden hiç biri, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz.
Anayasa hükümlerinin hiç biri, devlete veya kişilere, Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya Anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz".

Sonuç: Türkiye'de devletimizin başı sayın Cumhurbaşkanı; ordumuzun başı sayın Genelkurmay Başkanı son zamanlarda herkesin anlayacağı bir dil ile ülkemizde bazı tehlikelere işaret etmişlerdir ki, bunların başında İrtica gelmektedir. Fakat sorumluk sahibi bazı yöneticiler, maalesef Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay başkanının uyarılarını bir takım siyasal mülahazalarla yorumlayarak anlamazlıktan gelmişler ve Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay başkanının uyarılarında işaret ettikleri faaliyetler içinde bulunanlardan, sanki namaz kılıp oruç tutan dindar insanlar kast ediliyormuş gibi bir izlenim yaratma çabasına girilmiş, buna karşılık olarak da güya dindar insanların haklarını savunuyormuş gibi bir tavır ortaya konulmuştur. Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay başkanının İrtica uyarısı sanki bir takım vehim gibi gösterilmeye çalışılmıştır. Oysa halkın hafızasında bir zamanlar Almanya'da yuvalanan ve kendilerine Kaplancılar denilen grubun televizyondaki görüntüleri bütün canlılığı ile durmaktadır. Almanya'nın Köln şehrinde Beyaz Saray olarak tanımladıkları muhteşem bir binanın cephesinde asılı duran ve üzerinde Kelime-i Tevhid yazılı yeşil bayrakla, Anadolu İslam Federe Devleti yazılı tabelayı Almanya'ya giden herkes görmektedir. Bundan 3 ay önce İstanbul'daki bir gösteride açılan "Ya Hilafet Ya Şehadet " pankartları da zaman zaman televizyon ekranlarına getirilmektedir.
Bu gün Türkiye'de, tıpkı Cumhuriyetin ilk yıllarında olduğu gibi, Bölücülük ve İrtica el ele , omuz omuzadır. 1925 yılında Doğu Anadolu'da devlete başkaldıran Şeyh Sait, İstiklâl mahkemesindeki ifadesinde, "Halifelik kaldırıldı.Müslümanlar halifesiz kaldılar.Biz bu bölgede bir Şeriat devleti kuracak ve halifeyi getirerek başımıza geçirecektik." demişti. Görüldüğü gibi, Şey Sait Doğu Anadolu'yu Türkiye'nin bütünlüğü içinden koparacak ve orada bir Şeriat devleti kuracaktı. Bu ifadelerden anlaşılmaktadır ki, bölücülük ve irtica iç içedir. Şeyh Sait'in söylemlerinin de eylemlerinin de arka planda İngilizlerin yani Batı emperyalizminin olduğunu bu gün herkes bilmektedir.
Merhum Akif'in ruhu şâd olsun. O demişti ki, "Tarih tekerrürdür, diyorlar. Hiç ibret alınsaydı tarih tekerrür mü ederdi".
Bu gün de Tarihi tekerrür ettirmek isteyenler var. Fakat akıbetleri aynı olacaktır. O zaman nasılsa şimdi de öyle.

< - Geri Dön

ÖZ GEÇMİŞ
İLETİŞİM
ZİYARETÇİ DEFTERİ
DİĞER BAĞLANTILAR
ANASAYFA
Vefat ve Teşekkür
GERİ DÖN
Ziyaretçiler
Toplam :   1695223
Bugün :   175
Aktif :   175

Örnek Köy


Anasayfa | Makalelerim | Kitaplarım | Güncel | Anketler | Yazılarım | Tartışalım | İletişim | Ziyaretçi Defteri | Öz Geçmiş

Web Tasarım: www.linearyazilim.com