DOĞUMUNUN 125.YILINDA ATATÜRK
< - Geri Dön Eklenen Yorumlar Yorum Ekle 

DOĞUMUNUN 125. YIL DÖNÜMÜNDE ATATÜRK VE EN BÜYÜK ESERİ TÜRKİYE CUMHURİYETİ

( Ö Z E T )

   Türkler, 11. yüzyıl sonlarında Anadolu'ya geldiler ve bir birini takip eden iki büyük devlet kurdular. Bunlarda birisi Anadolu Selçuklu devleti, diğeri de Osmanlı devletidir. Fakat 20. yüzyıl başlarında siyasî, askerî, ekonomik güçlerini kaybettiler ve topraklarını da, bağımsızlıklarını da koruyamayacak duruma düştüler. 30 Ekim 1918 tarihli Mondros ateşkes anlaşması ile hem imparatorluklarını hem de bağımsızlıklarını kaybettiler.
   1918-1922 yılları arası yine savaşla geçti. "Türk İstiklâl Savaşı" olarak adlandırılan bu mücadelenin Mustafa Kemal'in önderliğinde.zaferle sonuçlanması üzerine Türkler Anadolu'da hür ve bağımsız yaşamak hakkını elde ettiler. 1923'te Cumhuriyet ilân edildi ve cumhuriyet idaresi altında modern ve çağdaş yeni bir Türk devleti kuruldu. Bu devlet Mustafa Kemal'in eseridir.
Anahtar Kelimeler:
Türkiye Cumhuriyeti-Atatürk-Mustafa Kemal-İstiklal Savaşı-Türkiye

AT THE 125TH BIRTH ANNIVERSARY OF ATATURK AND HIS GREATEST WORK: TURKISH REPUBLIC

(ABSTRACT)

   Turks came to Anatolia at the end of 11th century, and founded two great empires following each other. One of them is Anotolian Selcuk Empire, and the other one is Ottoman Empire. But they lost their political, military, economical authorities at the beginning of 20th century. Moreover they fell into such a position that they could not maintain their land and independence. After the Armistice of Moudros dated 30 October 1918, they both lost their empires and their independence. There were again wars between 1918-1922. As a result of "Turkish Independence War" whose leader was Mustafa Kemal, Turkish people has gained the right to live in Anatolia independently. In 1923, new republic was declared, and a new and modern Republic Of Turkey was founded under the authority of republic control. This country is the work of Mustafa Kemal.
Key Words: Republic Of Turkey, Ataturk-Mustafa Kemal-Independence War-Turkey

Doğumunun 125. Yıldönümünde ATATÜRK VE EN BÜYÜK ESERİ TÜRKİYE CUMHURİYETİ

Doç. Dr. Durmuş Yılmaz

Giriş
    Atatürk, Osmanlı devletinin inkıraz süreci yaşadığı bir zamanda doğmuştur (1881). Çöküş ve dağılmayı durdurabilmek için alınan ve alınmakta olan tedbirler ne heterojen bir toplum yapısına sahip olan imparatorlukta yaşanan iç kaynaşma ve karışıklığı ne de dışarıdan gelen saldırıları durdurabilecek niteliktedirler. Zira Osmanlı devleti uzun asırlardan beri uygulamakta olduğu "Toplumu katmanlara ayırarak yönetme" ilkesini ıslah edemediği gibi, çağdaş ve evrensel değerlerle de besleyerek geliştirememiştir. Diğer taraftan, bağımsız bir devlet tarafından ortaya çıkışından itibaren (1500) Akdeniz'e inmeyi ve Akdeniz havzası üzerinde hakimiyet sağlamayı millî dış politika doktrini yapan Rusya'nın Osmanlı devleti üzerinde giderek artan bir baskısı da yaşanmaktaydı.
    Osmanlı devleti ekonomik yönden de oldukça zor günler yaşamaktaydı. Osmanlı -Rus savaşından sonra (= 93 Harbi) Rusya'ya harp tazminatı ödemek söz konusu olunca devlet bütçesinin bunu asla kaldıramayacağı görüldü. Osmanlı devletinin 1850'lerden itibaren Avrupalı devlet ve bankalardan aldığı borçlar da ödenemeyecek bir hale gelmişti. Sadece faizleri ödenerek döndürülen borçlar art6ık tıkanma noktasına gelmişti. Borçların yeniden yapılandırılması için alacaklı devlet veya banka temsilcileri İstanbul'a davet edildi. Kendileri ile bir anlaşma imzalandı. Padişah II. Abdülhamit'in 20 Kasım 1881 tarihinde onayladığı bu aantlaşma, Tarihimizde "Muharrem Kararnamesi" olarak anılmaktadır. Bu kararnameye göre Maliye Nezareti dışında müstakil bir "Düyun-ı Umumiye" (Genel Borçlar) idaresi kurulacaktır. Düyun-ı Umumiye İdaresi, İngiliz, Fransız, İtalyan , Alman alacaklı kurumlarının temsilcileri ile Galata bankerlerinin temsilcilerinden oluşan bir heyet tarafından yürütülecektir. Heyetin içinde bulunan Osmanlı memuru ise sadece istişari oya sahipti .
   Muharrem Kararnamesi ile ekonomik hayat, gelir ve giderleri hemen hemen bütünüyle Düyun-ı umumiye idaresinin, yani Batılı alacaklıların eline geçmiştir, Başka bir ifadeyle Osmanlı devleti ekonomik bağımsızlığını yitirmiştir. Bu durumun Abdülhamit'ten sonra da devam ettiğini, hatta Cumhuriyet yıllarına kadar sürdüğünü belirtmeliyiz.
Osmanlı Devleti dağılıyor
   Osmanlı devletinin Afrika kıtasındaki son parçası olan Trablusgarp vilayeti de 1911 yılında İtalya'nın saldırısına uğramış ve işgal edilmişti. Böylece Osmanlı devleti Afrika kıtasındaki topraklarını kaybederken, İngiltere ve Fransa'dan sonra İtalya da Afrika'da sömürgecilerin arasına katılmıştı. 1912 yılı Ekim ayında Uşi (Ouchy) antlaşmasıyla Trablusgarp'ı İtalya'ya terk eden Osmanlı devleti, Balkanlardan Anadolu'ya doğru gelmekte olan başka bir işgal dalgasını durdurmaya çalışmaktaydı. Artık Osmanlı devleti, Avrupalı sömürgeciler - İngiltere, Rusya, Fransa- ve onların bir çeşit ileri karakolu gibi hareket eden Yunanistan ve Bulgaristan devletleri tarafından Anadolu yarımadasına sıkıştırılmak isteniyordu. Trakya kaybedilmiş, İstanbul büyük tehlike altına düşmüş bulunuyordu. Ordu , savaş ve zafer için gerekli donanıma sahip değildi .

   Fakat Balkanlardaki karışıklık siyasî dengeleri sık sık değiştirdiğinden 20 Temmuz 1913 tarihinde Doğu Trakya'yı Bulgarların elinden almak mümkün olabilmişti. Edirne 8 aylık işgalden sonra tekrar Türk yurdu olmuştu.
Takip eden yıllarda Osmanlı devletinin dağılma süreci devam etmiş ve 4 yıl süren Harb-i umumî (Birinci Dünya Savaşı) sonunda Osmanlı devleti yenilgiyi kabul ederek 30 Ekim 1918 tarihinde Mondros ateşkes anlaşmasını imzalamıştır. Bu anlaşma ile egemenlik hakkı fiilen sona ermiş olan Osmanlı devleti zaten Anadolu sınırlarına çekilmiş vaziyette idi. Fakat Avrupalı devletler, -İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan- Türklerin Anadolu'da bağımsız bir devlet çatısı altında yaşamalarına razı değillerdi. Onlar Anadolu'nun da aralarında pay edilmesini ve Türklerin mümkün olursa bütünüyle Anadolu'dan atılmasını, bu mümkün olmazsa, Anadolu'nun her hangi bir köşesinde egemenlik hakkından yoksun olarak (Müstemleke) bırakılmasını istemekteydiler. Zaten Ortadoğu topraklarında benzer idareleri kurmuşlardı. Suriye ve Lübnan topraklarını işgal eden Fransa ve Irak ve diğer Ortadoğu Arap topraklarını işgal eden İngiltere buralarda Himaye (Mandat) yönetimlerini kurmuşlardı. Atadıkları genel valilerle bu bölgeleri yöneteceklerdi.
Anadolu (Türkiye) için ise planlarını şu şekilde hazırlamışlardı: Anadolu 7 bölgeye ayrılacaktı .
1:İstanbul Bölgesi: Birinci Dünya Savaşı galiplerinin ortaklaşa kurdukları bir yönetim modeli ile idare edilecek
2. Silifke'den başlayarak Maraş'a kadar olan bölge (Kilikya) Fransa'nın idaresi altında olacak,
3. Antep'ten başlayarak Urfa ve Güneydoğu Anadolu'nun güney bölgeleri İngiltere'nin idaresinde olacak,
4. Antalya-Konya-Muğla üçgeni İtalya'nın idaresinde olacak,
5. İzmir ve havalisi ( kesin sınırları bilahare tayin edilmek üzere) Yunanistan'a bırakılacak,
6. Doğu Anadolu'da Fırat nehrinin doğusunda bir Ermenistan kurulacak,
7. Doğu Anadolu'da kesin sınırları Milletler Cemiyetince belirlenecek bir Kürdistan devleti kurulacak.
Birinci Dünya Savaşının galipleri, Mondros ateşkes anlaşması ile elde ettikleri siyasî üstünlüğü eyleme dönüştürerek 8 Kasım 1918 tarihinden itibaren uygulamaya başladılar. Musul ve İskenderun'a asker sevki ile başlayan Anadolu işgaline 13 kasım 1918 tarihinde 61 parça savaş gemisinden oluşan bir filonun İstanbul Boğazı'nda vaziyet almasıyla devam ettiler. Aralık 1918 tarihinden itibaren de 1915 yılında Doğu Anadolu'nun çeşitli şehirlerinden kaldırılarak Suriye ve Irak şehirlerine gönderilen ve oralarda iskana tabi tutulan Ermeniler geri dönmeye başladılar. 1919 yılı başlarından itibaren yurdumuz 4 bir yanından işgal edilmeye başlandı. Bu arada 15 Mayıs 1919 tarihinde de Yunanlılar İzmir'e asker çıkararak işgal ettiler. Bir büyük savaş bitmiş fakat ufukta yeni bir savaş gözükmeye başlamıştı. Zira biten savaş Türk milletinin egemenlik ve hürriyetini de elinden almıştı. Türk Milleti esarete zorlanıyordu. Bu durum karşısında Padişah ve onun hükümeti çaresizlik ve acz içinde bulunuyor, tek kurtuluş yolunu Avrupalı galip devletlerin vicdanlarına sığınmakta görüyorlardı. Hükümetin ve padişahın bu tutumunu destekleyen gazeteler Anadolu'da halkın işgallere isyan eden sesini ya hiç duyurmamaya ya da bastırmaya çalışıyorlardı. Bu gün "Mütareke Basını" olarak adlandırılan bu medya grubu, ülkenin içinde bulunduğu durumun tek suçlusu ve sorumlusu olarak İttihat ve Terakki Partisini ve Anadolu'da millî uyanışı destekleyen örgütleri gösteriyorlardı. Daha sonra Millî uyanışın başına geçecek olan Mustafa Kemal de bu grubun hedefi haline gelecektir.
   Mütareke basınından seçtiğimiz şu yazılar İstiklâl savaşında kimlere karşı mücadele ettiğimizi göstermesi bakımından önemlidir.

    Ref'i Cevat, Alemdar gazetesinde yazıyor:
   ".İngiliz siyasetinde devam etmeliyiz. Bize İngilizleri seviyorsunuz diyorlar, Evet, seviyoruz. Çünkü onlar hürriyetçi, medenî ve adaletçidirler. Kurtulmak istiyorsak onlarla düşünmeli, onlarla kalkınmalıyız. Dostuna dost, düşmanına düşman olmalıyız. İngilizler bize dosttur.(.) Onlar bizi severler, biz de onları. "
Gazeteci Ref'i Cevat'ın İngiliz yandaşlığı ihanet derecesindedir. Öyle ki, İngiltere'yi kurtarıcı olarak görüyordu. Ona göre İngiltere'yi sevmek ibadet derecesinde idi. Şu cümleler onundur:

   ".Devlet-i aliye namına İngilizlere buğz eylemekten Allah'a sığınırım. Dört baldırı çıplağın İngilizlere buğz eylemesi yüzünden memleketin nasıl bir felaket uçurumuna sürüklendiğini gördük. Türkler için yegane çare İngilizlerle el ele yürümektir.." .

    Aleyhte yazanlar çok fazlaydı. Bunlardan birisi de İzmir'de yayınlanan Islahat gazetesiydi. Onda yayınlanan bir Başyazıda da şu cümleler vardı:
   ".Bursa'nin işgalinden beri yerli halkın ananat-ı milliye ve diniyelerine saygı göstererek tarafsız bir şekilde memleketi yöneten adaletsever Yunan yönetimine teşekkür etmeyi kendimize borç biliyoruz." .

Mustafa Kemal Geliyor
   Türkiye'nin 4 bir yanından adım adım işgal edilmekte olduğu bir zamanda Mustafa Kemal Samsun'a ayak basıyor ( 19 Mayıs 1919). O zamana kadar, eğitimi ile, askerî liderliği ile, Çanakkale ve diğer cephelerdeki üstün başarıları ile dikkat çeken bir Paşa olan Mustafa Kemal, bu tarihten itibaren yeni bir misyonun adamı olduğunu göstermiştir: Kurucu Önder. Gerçekten de Mustafa Kemal 19 Mayıs'ta Samsun'a geldikten sonra hiç vakit kaybetmeden İzmir'in işgalinin protesto edilmesi için halkı teşkilatlandırma çabalarına başlamıştır. Her yerde mitingler düzenlenmesini ve işgallerin protesto edilmesini isteyen Mustafa Kemal böylece halkın kendi bağımsızlık ve hürriyetine sahip çıkmasını sağlamak kararında olduğunu göstermiştir. Mustafa Kemal başlattığı bu girişimle artık Türk ve dünya gündemine yerleşecek ve bir daha da düşmeyecektir.
   Sakarya Savaşı ve zaferine (21 Ağustos-13 Eylül 1921) kadar Mustafa Kemal'in başarısına şüpheyle bakılıyordu. Özellikle Batı kamuoyu Mustafa Kemal'in girişimini bir macera olarak görüyor ve bir müddet sonra hatasını anlayarak geri döneceğini ve yeniden padişahın emrine gireceğini düşünüyordu . Bu düşünce ilerleyen aylarda da, taraftarı biraz azalmakla birlikte, devam etti. 1922 yılı ortalarına gelindiğinde, Büyük Taarruz öncesinde Yunan kuvvetlerinin belki biraz geriye çekilebileceği, fakat Anadolu'yu bütünüyle hiçbir zaman terk etmeyeceği yönündeki düşünceler hâlâ iç ve dış kamuoyunda taraftar bulmaktaydı. Mustafa Kemal'in etrafında kenetlenmiş ve Millî Mücadele'ye inanmış büyük bir kütle ise, hareketin başarısından imanları kadar emin idiler. Kendilerine bazılarının "Milliciler", bazılarının "Milliyetçiler" bazılarının da özellikle yabancıların "Kemalistler" dediği bu büyük kütle "Ya İstiklâl Ya Ölüm!" sloganını düstur edinmişlerdi. Böyle düşünenler sadece Türkiye Türklerinin değil, Balkan Türklerinin ve hatta yurtları işgal edilmiş bütün mazlum milletlerin de umudu olmuşlardı. Bunun için özellikle Rumeli Mustafa Kemal hareketini yakından takip ediyor ve başarılarını kendi gazetelerinde halka ulaştırıyorlardı. Bulgaristan'da yayınlanan ZİYA adlı gazete 19 Temmuz 1922 tarihinde Mustafa Kemal'in özgeçmişini yayınlıyor. Gazetenin kupürünü ve yeni yazıya çevrilmiş şeklini veriyoruz .

Mustafa Kemal Paşa Hazretleri

   Son harikulâde kahramanlıkları sayesinde Türkiye'yi muhakkak bir ölümden kurtaran Millî Türk Mehdisi M.K.Paşa Hazretlerini bütün hüviyeti-i mahsusalarıyla herkese tanıtmak isteriz. Ve Avrupa ... müşarün ileyh hazretlerinin muhtasar bir tercüme-i hallerini yazıyoruz. Hayat ve hatıraları bilahere yevmi Ahali gazetesinde okumak mümkün olacaktır.
   M.K.Paşa Selanik'de mutavattın (yerleşik) kibar ve namuskâr bir Türk tacirinin oğludur. 880 tarihinde Selanik'de doğacak(?) müşarün ileyh hazretleri evvela bir kadının taht-ı idaresinde bulunan ve mahalle mektebinden başka bir şey olmayan hususi bir mektepte okuduktan sonra o zaman için asrî bir dar-ül feyz olan Maruf Şemsi Efendinin mektebine girdi. Ve tahsil-i iptidaisini burada bitirdi. İptidai tahsilinden sonra Selanik Askeri Rüştiyesine dahil olan Mustafa Efendi az bir zaman zarfında gösterdiği harikalarla muallimlerinin nazar-ı dikkatini celb etti ve Riyaziyatta, Fransızca ve Edebiyatta birden bire yükselen müşarün ileyhin ismi muallimleri tarafından şehid-i hürriyet Namık Kemal Bey'e izafeten bir de Kemal namı verildi.
   Selanik Askeri Rüştiyesinden sonra sırayla Manastır idadisiyle İstanbul harbiyesinde okuyan milli kahramanımız 901 tarihinde mülazım-ı sani rütbesiyle mekteb-i harbiyeyi bitirdi ve müteakiben erkan-ı harbiye mektebine girerek 1904 tarihinde mükemmel bir erkan-ı harp yüzbaşısı olup çıktı.
   Paşa, mektepten çıkar çıkmaz Yıldız Sarayı'na Jurnal (?) edilmiş olduğu için derhal . ve Yıldız Sarayı'nda .. olmadan memnu bir halde gizlice taht-ı muhakemeye alındı Muhakemelerden bilhassa zekası sayesinde ucuzca kurtularak Suriye'ye nefyedildi. Ve Müşarünileyh bu fırsattan bilistifade orada kendi başına hürriyet cemiyetini kurdu. Bundan sonra siyasî ve askerî pek mühim işler etti. Ve 3. Ordu erkan-ı harbiyesine tayin edilerek Selanik'e gitti. Hürriyetin ilanını müteakip millî teşkilata memuren Trablusgarp'a gönderildi. Oradan avdetinde suver-i rütbesi müsait olmadığı halde tayin edildiği 38. Piyade alayı parmakla gösterilecek bir hale girdi. Ve 31 Mart vak'asında büyük yararlılıklar gösterdi. Vak'adan sonra memuren .... ya gönderildi. Ve Trablusgarp muharebesi başlayınca gönüllü olarak herkesden evvel Derne'ye koştu. Türkiye-İtalya musalahası üzerine tekrar İstanbul'a geldi ve bir gün dinlenerek başlamış olan Balkan muharebesine Gelibolu'ya Fahri Paşa kolordusu erkan-ı harbiye reisliğine tayin olundu. Balkan muharebesinin hitamına kadar..... vazifede bulunduktan sonra Türk-Bulgar musalahasını müteakip Sofya'ya ataşe-militer olarak gönderildi ve Çanakkale muharebeleri başlayınca Fırka kumandanı selahiyetiyle Tekfur dağı'nda bilittifak teşkil ettiği 19. Fırka ile Arıburnu Muharebelerine girişti. Bunları ve bunlar ile beraberde Türk namusunu.. bir tehlikeden kurtararak..


İstiklâl Savaşı, İşgalcilere ve Onların yerli işbirlikçilerine karşı kazanılmıştır
   Yurdumuzun adım adım işgal edildiği, milletimizin esarete düşmek olduğu bir zamanda, işgalci Avrupa askerlerine içerden de ciddi surette destekler veriliyordu. Bu desteği verenlerin başında Padişah Vahdettin ve onun hükümeti geliyordu. Yukarıda özelliklerinden bahsettiğimiz ciddi sayıda gazete de Padişah ve hükümetin sesi olarak Mustafa Kemal ve Milli Mücadele taraftarlarına saldırıyor, onları ağır sözlerle suçluyorlardı. 16 Mart 1920 tarihinde İstanbul'un fiilen işgal edilmesi ve Mustafa Kemal'in de Meclis-i mebusan üyelerini Ankara'ya çağırması üzerine, Meclisin Ankara'da toplanmasını önlemek için harekete geçen Padişah ve Hükümet arka arkaya bildiriler yayınlarlar. Maksatları Meclisin Anakara'da toplanmasını ve buna bağlı olarak da halkın Mustafa Kemal etrafında daha sıkı kenetlenmesini önlemektir. Şimdi bu bildirileri görelim:

Hatt-ı Hümayun Sureti
   
".Vezir-i mealismirim Ferit Paşa
    Selefiniz Salih Paşa'nın vukuu istifası ciheti ile mesned-i sedaret derkâr olan ehliyet ve rüyetinize binaen uhdenize tevcih kılınmış ve meşihat-ı islamiye dahi Dürrizade Abdullah Bey uhdesine ihale edilmiştir. Kanun-ı esasinin 27. maddesi mucibince teşkil eylediğiniz heyet-i cedide-i vükela tasdikimize iktiran etmiştir. Mütarekenin akdinden bed ile bittedric nokta-i salaha takarrüb eden vaziyet-i siyasiyemizi milliyet namı altında ika edilen iğtişaşat vahim bir hale getirmiş ve buna karşı şimdiye kadar ittihazına çalışılan tedabir-i müslihane faidesiz kalmıştır. Ahiren tebarüz eden vakayie göre bu hal-i isyanın devamı maazallah daha vahim ahvale masdar olabileceğinden iğtişaşat-ı vakıanın malum olan mürettip ve müşevvikleri haklarında ahkam-ı kanuniyenin icrası ve fakat muğfil olarak bu kıyama iştirak etmiş olanların hakkında aff-ı umumî ilanı ve bütün memalik-i şahanemizde asayiş ve intizamın iade ve temini tedabirinin kemal-i sürat ve katiyetle ittihazı ve ikmali ve bilumum teba-yı sadıkamızın bu suretle de makam-ı hilafet ve saltanata muhakkak olan merbutiyet tagayyür napezirinin teşyidi ve bu cümle ile beraber düvel-i muazzama-yı mutelife ile samimi revatıb-ı itminakârane tesisine ve menafi-i devlet ve milletin hak ve adalet esasına istinaden müdafasına ihtimam olunarak şerait-i sulhiyenin kesb-i itidal etmesine ve sulhün bir an evvel akdine sarf-ı mukaderet edilmesi ve o zamana kadar her türlü tedabir-i maliye ve iktisadiyeye tevessül edilerek müzayaka-i ammenin mehmaemken tehvini katiyen matlubumuzdur. Cenabı Hak tevfikat-ı ilahiyesine mazhar buyursun" . 5 Nisan 1336 (!920)

    Hükümet de bir beyanname yayınlamıştır. Hükümetin beyannamesi de şöyledir:
    ".Devlet-i Osmaniye bu gün misli görülmemiş bir muhatara içindedir. En hakiki manası ile vatan tehlikededir. Millet bilmeyerek, istemeyerek sürüklendiği o dehşetli muharebede malen ve canen en büyük fedakarlıklara katlandığı halde nihayet kat'iyyen mağlup olmaktan kurtulamamış ve o zamanki hükümet tarafından akt olunan mütareke ile galip devletlerer arz-ı teslimiyet edilmiş idi. Artık bu elemli neticeden ibret alarak bundan sonra olsun akla ve hale uygun bir selamet yolu tutulmalı idi. Fakat bu hakikat de layıkı vechile anlaşılamadı. Bir takım kesanın yalnız hırs ve menfaat sevkile teşkilat-ı milliye unvanı altında meydana çıkardıkları fitne ve fesad bir taraftan vaziyet-i siyasiyemizi son derece tehlikeli bir hale getirdi. Diğer taraftan da muharebede uğradığımız zayiattan ve hususiyle harb senelerinde türlü türlü suistimalat ve cinayetten derin bir surette mecruh olan vatan-ı mukaddesemize yeniden yeniye yaralar açtı (.) Nihayet yine bu ahval tesiratı ile düvel-i muazzama mütareke ahkamını İstanbul'u muvakkaten işgal-i askerî altına almak suretiyle tatbik ettiler. Buna karşı erbab-ı isyanın payitaht ile Anadolu arasındaki muhabere ve müvaredeyi kat'a teşebbüs etmeleri ise en büyük bir hıyanet-i vataniyedir. Bu halde Teşkilat-ı Milliye denilen harekat-ı bağiyane hem Anadolu'yu korkunç bir istilaya uğratmak hem de devletin başını gövdesinden ayırmak felaketini hazırlıyor. Bu gün millet-i osmaniyenin en büyük düşmanları yalancı milliyet davası ile şahsî ihtiraslarına vatan ve milleti feda edenlerdir. Bunların öyle felaketli bir akıbeti hazırlamak için buldukları çare ise bir silsile-i cinayettir. Kanun-ı esasiye ve kanun-ı devleti ayaklar altına alarak ahaliden cebren para toplamak, zecren asker almak, para vermeyenlere ve böyle fena bir maksatla askerliği kabul etmeyenlere eziyet etmek, öldürmek, köyleri basıp yağma etmek, köyleri hatta kasabaları urmak gibi kabahatler mütevelliyan ika olunmaktadır. Halbuki bu ef'alin emr-i ilahiye münafi ve şer'i şerif nazarında da merdud olduğu sureti merbut fetva-yı şerife ile de müeyyettir. Vatan-ı Osmaninin duçar olduğu türlü türlü musibetlerin tamiri ve nüfus ve kuvvet itibariyle uğradığımız zayiatın telafisi vücubundan dolayı hükümet-i hazıra indinde bu gün her ferdin hayatı ve sayii her zamandan ziyade kıy6mettardır. Bu cihetle hükümet vasıl olmak istediği maksadı hayır ve salaha kan dökmeden vüsulü her vechile tercih etmekle beraber devletin ve milletin hakikaten tehlike içinde bulunan hayatını ve selametini kurtarmak için yola gelmeyenleri şer'i şerif ve kanun-ı münif mucibince ve hatt-ı hümayun ile tebliğ olunan irade-i seniyye-i hazret-i hilafetpenahiyeye imtisalen tedip etmekten terddüt etmeyecektir. Binaenaleyh evvela harekat-ı isyaniyenin mürettip ve müşevviki olanların iğfalat ve tehdidatına kapılarak ve yaptıklarının neticesi ne kadar vahim olacağını düşünmeyerek onlara iştirak edenlerden bir hafta zarfında izhar-ı nedamet ve şevketlü padişahımız efendimiz hazretelerine arz-ı sadakat edenlerin aff-ı âliyeye mazhar olacakları, saniyen, mürettip ve müşevviklerin ve onlarla beraber harekette inad edecek olan asilerin şer'an ve kanunen tedip edileceği ve memleketin her hangi cihetinde olursa olsun gerek ahali-yi islamiye tarafından sun-ı saire-i ahaliye, gerek sekene-i müslime tarafından ahali-yi müslimeye karşı böyle bir hal vukuunda mütecasirlerinin ve o hususta müsamaha veya müşareketi görülenlerin şahsen ve şediden duçar-ı mücazat olacakları ilan olunur." . 

    Bundan başka, Padişah ve hükümete yardımcı olmak üzere Şeyhülislam olan Dürrizade Abdullah da bir fetva yayınlıyor. Bu fetva 5 bölümden oluşmaktadır, yani 5 ayrı soru ve cevap vardır. Burada da padişahın emrini dinlemeyenlerin katledilmelerinin caiz olup olmadığı; bunlarla savaşılırken ölenlerin şehit olup olmayacağı; bunlarla savaşırken yaralananların gazi sayılıp sayılmayacağı gibi sorular sorularak cevapları verilmektedir. Tahmin edileceği gibi hepsinde de "İsyancı" ve "Eşkıya" olarak adlandırılan M. Kemal ve arkadaşları ile onların etrafında yerini alarak vatan savunması yapanlar, günahkâr ve kâtil olarak nitelendirilerek öldürülmeleri için fetva yazılmıştır . Hükümet yayınladığı beyannameye fetvaları da eklemiştir.
       
   23 Nisan 1920 tarihinde bütün bu olumsuzluklara rağmen TBMM açıldı ve çalışmalarına başladı. Fakat ne içerdekiler ne de dışarıdakiler Türk Milleti'nin gerçek temsilcisi olan bu meclise sanki kulaklarını ve gözlerini kapatmışlardı. Ne duyuyorlar ne de görüyorlardı. Millet artık, yeni devletinin adını da, şeklini de, yönetimini de, sınırlarını da belirlemiş olduğu halde istiklâl ve egemenlik için mücadelesini sürdürürken İstanbul'da oturan ve milletin arzu ve isteklerine olduğu kadar duygu ve düşüncelerine de yabancı bir heyet, hâlâ işgalcilerin emri altında , onların hazırladıkları antlaşma metinlerini imza etmekle meşgul bulunuyorlardı. 10 Ağustos 1920 tarihinde Paris'e giden bir heyet "Sevr Antlaşması" diye tarihimize geçen ve "Türk'ün idam fermanı"ndan başka bir şey olmayan bir belgeyi imzalayarak İstanbul'a dönüyordu. Öyle bir antlaşma metnidir ki, Türk'ün sadece yurdunu, vatanını, toprağını değil, istiklal ve hürriyetini de ebedî olarak elinden almaktadır. Bu antlaşma hakkında Kazım Karabekir'in Ankara'ya TBMM Başkanlığına çektiği telgraf tarihi bir vesikadır:

Meclis-i Millî Riyasetine
   ".Vatansız ve vicdansız üç serserinin yine kendileri gibi vatan ve milletle alakası olmayan birkaç kişi namına sulh muahedenamesini imza ettiklerini ajansta gördük. Mücahede-i milliyemizde daha büyük bir azim ve iman ile devamını tekiden ahdettiğimizi arz eyleriz.
   İstanbul'da teşekkülünü evvelce duyduğumuz şura-yı saltanatta Türkiye'nin hayat ve mevcudiyetini söndüren bu zulüm muahedesinin imza edilmesine karar ve rey veren esamisi malum eşhasın ve muahedenameye vaz'ı imza edenlerin ihanet-i vataniye ile itham olunmasını ve haklarında hükm-i gıyabî verilmesini ve bu vatansızların isimlerinin her yerde lânetle yâd edilmesini ilan ve tamim olunmasını arz ve teklif eylerim." .
Şark Cephesi Kumandanı
Kazım Karabekir
   
    Kazım Karabekir'in telgrafı, son zamanlarda ülkemizde çeşitli ortamlarda başlatılan "Vahdettin hain midir, değil midir ?" türünden bir polemiği sona erdirecek açıklık ve netliktedir. Esasen Vahdettin ve onun hükümeti ile, Saltanat Şurasında Sevr antlaşmasının imzalanması yönünde fikir ileri sürüp görüş ortaya koyanlara ne denmesi gerektiğini Kazım Karabekir tanımlamıştır:

   ". İstanbul'da teşekkülünü evvelce duyduğumuz şura-yı saltanatta Türkiye'nin hayat ve mevcudiyetini söndüren bu zulüm muahedesinin imza edilmesine karar ve rey veren esamisi malum eşhasın ve muahedenameye vaz'ı imza edenlerin ihanet-i vataniye ile itham olunmasını ve haklarında hükm-i gıyabî verilmesini ve bu vatansızların isimlerinin her yerde lânetle yâd edilmesini ilan ve tamim olunmasını arz ve teklif eylerim".

    Kamuoyunda tartışılan sorunun cevabını Kazım Karabekir vermiştir. Bunun dışında söylenecekler boş laflardır.
Sevr Antlaşması hakkında, o zamanlar Ankara hükümetinin Roma temsilcisi olan Galip Kemali Bey de " Bir Milletin Katledilmesi" ( Assasinat d'un Peuple) adıyla Fransızca olarak yazdığı bir kitapta "10 Ağustos'ta , bir millete karşı, adalet, insanlık, ve kutsal değerler adına, siyasî ve sosyal boyutlarıyla korkunç bir cinayet işlenmiştir. Bu millet doğunun en asil ve en kahraman milletidir. 10 asırdan beri üç kıta üzerinde adaletle ve büyük bir hoşgörü ile idaresini sürdüren Türk Milleti bu gün bağımsızlığını ve egemenliğini kaybetmiş bulunmaktadır demektedir.
   Türk milleti, Sevr antlaşmasını asla kabul etmediği gibi onu imzalayanları da asla affetmedi. Onlar her şeyden önce milletin vicdanında mahkum oldular. Kazım Karabekir Paşa'nın yukarıda bahsedilen telgrafında da söylediği gibi, millet, millî mücahedeye daha büyük bir azim ve imanla devam kararı aldı ve yurdunu, istiklalini ve egemenliğini işgalcilerin elinden kurtarmak için var gücüyle savaştı.
    İstiklâl Savaşı, olarak adlandırılan savaş, esas itibariyle Türkün ölüm-kalım savaşıdır. Bu gün kesin olarak bilinmektedir ki, bu savaş eğer kaybedilmiş olsaydı, Türk Milleti, bırakın Anadolu'yu, dünyanın hiçbir yerinde yurt edinmek için bir toprak bulamayacaktı. Zira 1920 ve 1921 yıllarına ait basın incelendiği zaman Avrupa'nın hâkimlerinin zihniyeti ve Türkler için nasıl bir kader düşündükleri açıkça görülmektedir. "Şahinler" olarak adlandırılabilecek bir kısım politikacının dilinden düşürmediği bir slogan vardı: "Türkleri sonsuza kadar kovalamak gerekir" . 24 Nisan 1920 tarihinde San Remo konferansında ortaya atılan bu slogan Avrupalının dilinden düşmüyordu. Sevr antlaşması da bunun kağıda dökülmüş hali idi.
    Sevr Antlaşması, 433 maddeden meydana gelen çok kapsamlı bir metindir. Bu antlaşma ile Türkiye 7 parçaya ayrılıyordu. İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan Anadolu'dan birer parçaya sahip oluyorlardı. Ayrıca Doğu Anadolu toprakları üzerinde bir Ermenistan, bir de Kürdistan adıyla iki devlet daha kuruluyordu. Kürdistan daha sonra Kuzey Irak ile (Musul vilayeti) birleştirilecekti. Bunlardan başka İstanbul ve Boğazlar da İngiltere, Fransa ve İtalya tarafından ortaklaşa yönetilecekti.
   
İstiklâl Harbi her şeyi değiştirdi
   Avrupalılar, nihayet hedeflerine erişmişlerdi. Osmanlı devletini tasfiye ettikten sonra onun bütün topraklarını aralarında paylaştıkları gibi, devletin çekirdeğini oluşturan ve Türklüğün kalbi sayılan Anadolu'yu da aralarında paylaşmışlardı. Ayrıca bu paylaşımı kendilerine kayıtsız şartsız teslim olmaktan başka bir şey düşünemeyen bir Padişah ve hükümetine de kabul ettirmişler ve antlaşma diye yazdıkları metni imzalatmışlardı. Padişah Vahdetin öyle bir ruh hali içinde idi ki, İngilizlere karşı koymak bir yana onları kızdırmaktan korkar bir halde idi. Esarete düştüğümüze ve kurtuluş ümidimizin de olmadığına inanıyordu. Şu olay Vahdettin'in halet-i ruhiyesini çok iyi yansıtmaktadır:
1919 yılı Ocak ayında İstanbul'a 400 kişilik yeni bir subay grubu geldi. İngiliz ve Fransızlardan oluşan bu grubun ikameti için İstanbul'da yer arayışı başladı. Bu gruba bağlı subayların İstanbul'da ikamet etmeleri için kendilerine bina tahsis edilmesini hükümetten istediler. Gösterilen binaları kabul etmediler ve kendileri hükümete bir liste verdiler. Bu listede Boğaz kenarında yer alan Çırağan sarayı da dahil pek çok bina yazılıydı. Bunların içinde Beylerbeyi Sarayı da vardı. Hükümet yetkilileri sarayın padişaha ait olduğunu ve kendisinden izinsiz veremeyeceklerini söylediler. Durum padişaha iletildi, ve bazı ileri gelenler sarayların verilmemesini istediler. Bunun üzerine Padişah sinirlendi: Şu sözler, onun içinde bulunduğu ruh halini gösteriyor:
   ".Siz ne biçim kafa taşıyorsunuz? Biz hal-i esaretteyiz. Dolmabahçe sarayını isterlerse ne yapacağız?."
Padişah ve hükümetinin (İstanbul Hükümeti) böyle teslimiyetçi bir hal ve tavır içinde olduğu zamanda, Anadolu Türk halkı Mustafa Kemal'in önderliğinde İstiklâl savaşına çoktan başlamıştı. Türk Milleti'nin bir tek düşüncesi vardı: İstiklâl-i tam (Tam bağımsızlık). Bunu gerçekleştirmek için de slogan şu idi: Ya İstiklâl Ya Ölüm!!!
İşgalcilerin karşısına ilk defa düzenli Türk ordusu İnönü mevkiinde çıktı (1 Ocak 1921). Artık Türk ordusu tarihe yeni zaferler ekleyecekti. Birinci İnönü, İkinci İnönü, Sakarya, Büyük Taarruz ve nihayet Kurtuluş. 9 Eylül 1922 tarihinde, ilk işgalden tam 46 ay sonra, Türk ordusu kılıcının hakkıyla Türkün bağımsızlık ve egemenliğini yeniden kazandırdı. Türkleri Anadolu'dan ebediyyen atmayı düşünenler şu gerçeği zorla da olsa kabul ettiler: TÜRKİYE TÜRKLERİNDİR! Şimdi artık ne Sevr antlaşmasının ne de Mondros mütarekesinin bir hükmü vardır. Hükmü Türk Milleti vermiştir. İşgalcilerin, bu büyük irade karşısında boyun eğmekten başka çareleri yoktur. 11 Ekim 1922 tarihinde Bursa'da Mudanya limanında Batı cephesi kumandanı İsmet Paşa kendilerini beklemektedir. Tıpkı 30 Ekim 1918 tarihinde Mondros limanında Amiral Caltrop'un beklediği gibi. İngiltere adına Genaral Harrington, Fransa adına General Charpy, İtalya adına da General Monbelli sırasıyla İsmet Paşa'nın huzuruna geldiler. Mudanya ateşkes anlaşması imzalandı. Artık sadece Avrupa'nın değil, dünyanın büyük devletleri Anadolu'nun ebedî Türk yurdu olduğunu; TBMM'nin Türk milletinin gerçek temsilcisi olduğunu, Ankara Hükümetinin Türk Milleti adına yetkili olduğunu ve Mustafa Kemal'in de Türklerin büyük önderi olduğunu hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak açıklık ve netlikle kabul ettiklerini gösterdiler. Mudanya ateşkes anlaşması bir şeyi daha göstermiştir: İstiklâl Savaşı sömürgeci Avrupa devletlerine karşı verilmiş bir savaş ve kazanılmış bir zaferdir. O günkü o üç devlet, dünyanın en büyükleridir. Onlara "Düvel-i muazzama" denmektedir.

Türk İstiklâl Harbi dünya'da hayranlık uyandırmıştır
    Trablusgarp savaşı ile 1911 yılından başlayarak aralıksız 11 yıl savaşan bir milletin bu mücadeleyi zaferle sonuçlandırması gerçekten dünyada hayranlık uyandırmıştır. İstiklâl savaşının ilk yıllarında bir çok yerli ve yabancı yazar ve fikir adamı yazdıkları yazılarda bunun imkansız olduğunu, Türk milletinin bütün maddî ve manevî varlığını kaybetmiş olduğunu, insan gücünün tükenmiş olduğunu vs. yazarak böyle bir savaşın zaferle neticelenmesinin mümkün olmayacağını ifade ediyorlardı. Hatta bazıları daha da ileri giderek, bu savaşa kalkışmanın bir "Macera" olacağını, maceracıların da bir müddet sonra silahlarını bırakarak teslim olacaklarını yazıyorlardı . Fakat tarih onları yalanlamıştır.
    Türk İstiklâl Savaşı ve Başkumandan Mustafa Kemal, daha 1919 yılından itibaren dünyanın ilgisini çekmeye başlamıştı. Fakat Türk Milleti'nin istiklâl için her türlü fedakârlığı yapmaya hazır olduğu apaçık görülmekle birlikte işgalciler bir türlü Anadolu hareketini görmek istemiyorlar, teslimiyetçi İstanbul ile işlerini görme yolunu tercih ediyorlardı. Sakarya Savaşı ve zaferi gibi bir başarı bile Batılı sömürgecilerin gerçeği görmesine yetmedi. Nihayet 1922 yılı 9 Eylülünde Yunanlılar Anadolu'yu girdikleri yerden terk edince bazılarının aklı başına gelmiş oldu.
Savaşın Türklerin zaferi ile sonuçlanması Avrupalı politikacı ve askerleri hayal kırıklığına uğrattığı gibi pek çok yazar, fikir ve düşünce adamını da sarsmış ve bazılarının öfkelenmesine, hayıflanmasına da yol açmıştır.1914 yılından 1922 yılına kadar sık sık Türkiye'ye gelip giden ve olayları takip eden Michel Paillarés adındaki bir Fransız yazar 1922 yılında yayınlanan kitabında şöyle demektedir:

   ". Biz Alman canavarına baş eğdirdik, diz kırdırdık, fakat Türk hayaleti karşısında şaşırıp kaldık. Kocaman imparatorlukları yerle bir ettik, şimdi bir gölgenin karşısında titriyoruz. Biz bir Kayzer'i, bir Hindenburg'u, bir Ludendorf'u yendik, fakat Mustafa Kemal'e yenildik. Bu pigme tek başına 500 milyonluk muhteşem bir blokun karşısına çıktı ve kazandı .

   1922 yılında Bulgaristan'da yayınlanan Zora isimli gazete ise Türk kahramanlığı karşısında hayranlığını gizleyemiyor ve şöyle yazıyordu:
   ".Türkiye örneği, tamamen harabolmamış bütün milletlerce kullanılabilir. Mustafa Kemal bu gün, 300 milyon Müslümanın gururla seyrettiği bir millî kahramandır. Ankara, Mısır'ın, Trablusgarp'ın, Fas'ın ve etkileri halkın dörtte üçü Müslüman olan Sumatra'ya kadar uzanan Mezopotamya Müslümanlarını cesaretlendirici bir örnektir. Türk vatanseverliği, İngiltere, Fransa, İtalya'yı Ankara hükümetiyle eşit devletler olarak antlaşma yapmaya mecbur etmiştir. (.) Kaderin şu cilvesine bak! Bu güne kadar çete grubu olarak görülenler şimdi Dünya Savaşının galiplerine kendi şartlarını dikte ettiriyorlar."

Bir Avusturya gazetesi de Türk İstiklâl savaşı hakkında şunları yazıyordu:
   ".Bir avuç maceracının vatanseverliği başarıya ulaştı. Böylece gerçek vatan aşkının, fedakarlığın, kölelik yerine çok büyük ızdıraplara katlanmaya razı olan vatanseverliğin neler elde edebileceği bir kere daha görülmüş oldu. Kemal'in askerleri bütün hücumlara cesaretle karşı koydular. Geri çekildiler, fakat teslim olmadılar. Fransız ordularını Kilikyayı boşaltmaya mecbur ettiler. Tarihte ilk defa olarak Avrupalılar Türklerden aldıkları yeri geri veriyorlar."

  Gerçekten de Türkler 1683 yılından sonra hep kaybetmişler, hep toprak vermişlerdir. Başka bir ifadeyle Avrupalılar 1683 yılından itibaren hep kazanmışlardır. İşte İstiklâl savaşı bu bakımdan bir dönüm noktası olmuştur. Anadolu Türklerin çekilebilecekleri son kara parçasıdır ve daha gerisi yoktur. İşte bu şuurla İstiklâl savaşı kazanılmıştır.

   1920 Türkiyesi yaklaşık 11 milyonluk bir nüfus, büyük bölümü işgal altında, halk ümitsiz ve çaresiz, Padişah ve İstanbul hükümeti teslimiyetçi, düşmanlar zalim ve acımasız.İşte böyle bir Türkiye. Mustafa Kemal, bu ümitsiz ve çaresiz halka yol gösteriyor, ona istiklâl aşkı aşılıyor, heyecan ve coşku yüklüyor. Son Türk ölmeden, Türk Milleti'nin ölmeyeceğini söylüyor. Bir Türk Mucizesi gerçekleşiyor ve zafere erişiliyor.
Avrupa devletleri, bu azim ve inanç karşısında Türk'ün hakkını teslim etmek zorunda kalıyorlar. Lozan'da Türkiye'yi, yeni Türk devletini tanıyorlar. Antlaşma imzalanınca gazeteler "Türkiye Türklerindir" diye manşet atıyorlar. Yazarlar "Bir Milletin Yeniden Doğuşu" adıyla kitaplar yazıyor. Gerçekten bir millet küllerinden yeniden doğuyor ve dünya milletler ailesi içinde şerefli yerini alıyor.
   Lozan antlaşmasıyla artık Misak-ı Millî sınırları içinde siyasî bütünlüğünü korumuş olarak istiklâlini elde etmiştir. Bundan sonra uzun savaş yıllarının açtığı yaralar tedavi edilecek, fakat hepsinden önemlisi bir daha 1918 yılına geri dönülmemesi için her türlü tedbir alınacaktı. Mustafa Kemal ve bütün kadrosu çok iyi biliyorlardı ki, eğer Türk Milleti bir kere daha istiklâlini kaybetmek, yurdunu kaybetmek gibi bir tehlikeyle karşılaşacak olursa kurtulması belki şimdikinden daha da zor olabilir. O halde alınacak bütün tedbirler alınmalı ve Türk Milleti çağdaş medeniyet seviyesini yakalamalı ve hatta üstüne çıkmalıdır. İşte Mustafa Kemal'in hayali budur.
   Yeni kurulan devlet için öngörülen idare şekli acaba ne idi? Bu sorunun cevabını ararken ilk önce düşünülmesi gereken husus şudur: Acaba zaferin sahibi kimdir? Birinci sorunun cevabı ikinci sorunun içindedir. Zaferin sahibi Mustafa Kemal'in kumandası altında canını dişine takarak savaşan ordu ve onun bağrından çıkıp geldiği milletdir (Türk Milleti). O halde yeni devletin idare şekli, Millet İdaresi (Cumhuriyet) olacaktır. Bu savaşı işgalci Avrupa ile birlikte onların işbirlikçisi olan Padişah ve hükümeti de kaybetmiştir. Savaşı kaybedenler elbette iktidarı da kaybedeceklerdir. Daha Lozan konferansı başlamadan saltanat kaldırılmıştır (1 Kasım 1922). Yeni devletimizin idare şekli cumhuriyet olacaktır. Başkası mümkün değildir.
   Gotthard Jaeschke, VI. Türk Tarih Kongresinde ( 20-26 Ekim 1961) sunduğu bildiride Mustafa Kemal'in ne zamandan beri "Cumhuriyet" fikri taşıdığını irdelemekte ve bu konuda devrin yazarlarının görüşlerini vermektedir. İngiliz yazar Edgar Pech'in hatıralarına dayanarak verdiği şu bilgilerde Mustafa Kemal'in 1919 yılından itibaren zihninde cumhuriyet fikrini taşımakta olduğunu belirtmektedir.
   ".1919 yılı şubat ayında İstanbul'da Mustafa Kemal gibi genç subayların Cumhuriyetçi oldukları söyleniyordu. 20 Ocak 1921 tarihli Teşiklat-ı Esasiye Kanununda yer almış olan, fakat hakikatte Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a gelişinden beri yazılı olmadan bütün İstiklâl mücadelesinde hüküm süren 'Hakimiyet bila kayd ü şart milletindir' prensibi mantıkî olarak günün birinde cumhuriyetin ilanına götürecekti. Bunun içindir ki, İngiliz Yüksek Komiseri Amiral De Robeck daha 17 Eylül 1919 tarihli raporunda Anadolu'da müstakil bir cumhuriyete yönelen bir hareketten bahsetmiştir" .

Cumhuriyet Türlük temelinde kurulmuştur   
   Şimdi de Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuna değinmek istiyoruz. Bilindiği gibi Osmanlı devleti 19. yüzyıl başlarından itibaren Sırp, Yunan, Bulgar gibi idaresi altında yaşayan halkların isyanı ile karşılaşmış ve uzunca bir süre bunlarla uğraşmıştı.. Sonunda Avrupalı devletlerden destek alan bu ayaklanmalar hedefine varmışlar ve hepsi de kendi milliyetleri etrafında siyasî bilince erişerek kendi adlarıyla devletlerini kurmuşlardır. Osmanlı devletinin başında bulunanlar ise, diğer halklar arasındaki milliyet duygusunun siyasal nitelik kazanmasını önlemek için kendi milliyetlerini neredeyse görmezlikten gelmişler ve eğitimde, siyasal yönetimde, devlet memuriyetinde ve sair alanlarda Türklüğü hep ikinci planda tutmuşlardı. 1876 tarihinde hazırlanarak uygulamaya konulan ve modern manada ilk Anayasa kabul edilen Kanun-ı Esasî'de vatandaşın kimliğini tanımlamak için ortak bir isim aranmış ve "Osmanlı" adı kabul edilmiştir. Osmanlı devletinin vatandaşını tanımlayan madde şöyledir:

Kanın-ı Esasî Madde 8: Osmanlı devleti tabiiyetinde bulunan efradın cümlesine her hangi din ve mezhepten olur ise olsun bila istisna Osmanlı tabir olunur ve Osmanlı sıfatı kanunen muayyen olan ahvale göre istihsal ve izae edilir.

   Görüldüğü gibi Osmanlı devleti vatandaşını din ve mezhep farkı gözetmeksizin "Osmanlı" olarak tarif etmiştir. Zira Osmanlı devletinde toplum yapısı din ve mezhep ölçüleriyle oluşturulmuştu. Bunun için Anayasa "Hangi din ve mezhepten olur ise olsun..." diyerek toplumu kucaklıyordu. Fakat, Avrupalı sömürgeciler, Meşrutiyetten öncesinden başladıkları Osmanlı devletinin gayrımüslim halkını devlet aleyhine kışkırtmaya, sonraki yıllarda da devam ettiler. Osmanlı devleti, Islahat Fermanının yayınlanmasından itibaren (1856) din esasından vatandaşlık esasına yönelmiş olmasına rağmen onlar hep dini öne çıkararak Osmanlı devletinden gayrımüslimler için haklar talep etmeye devam ettiler. Sırplar için ayrı, Bulgarlar için ayrı, Rumlar için ayrı, Ermeniler için ayrı isteklerde bulundular. Neticede Osmanlı devletinin Anadolu dışındaki halklarını ana bünyeden ayırmayı başardılar. Osmanlı devletinin Sırp teb'ası Sırbistan; Yunan teb'ası Yunanistan; Bulgar teb'ası Bulgaristan adlarıyla kendi milli devletlerini kurdular. Bu süreçte Balkan savaşları ( 1912-1913) bir dönüm noktası, bir milat olmuştur. Balkan ülkelerinde, yalnızca Türk ve Müslüman oldukları için, toplu katliam tehdidi ve tehlikesi karşısında kalan yüz binlerce Türk, evlerini, mallarını, emlak ve arazilerini kısaca yurtlarını, terk ederek kendilerini Anadolu'ya (Türkiye) atmışlardır. Avrupa'dan ve Rusya'dan sürülen ve kaçgın durumuna düşürülen bu insanların siyasal manada Türk kimliğinin oluşmasına katkıları çoktur. Balkanlardan ve Kafkasya'dan sürülen bu insanlar için artık bir tek kimlik vardı, o da Türk'tü. Zira bu insanlar Türk ve Müslüman oldukları için kovulmuşlardı. Hiç kimse bu insanlara artık başka bir kimlik kabul ettiremezdi.
    Balkan faciasını Dünya savaşı izledi. Aynı insanlar birbirinden binlerce kilometre uzaklıktaki cephelerde "Din ve Devlet" için savaşırlarken mahiyeti bir birinden çok farklı iki ayrı durumla karşılaştılar. Bunlardan birincisi, Türkiye'de asırlardan beri birlikte yaşadıkları Rum ve Ermeniler, emperyalistlerle iş birliği yaparak kendi yurtlarının işgaline yardım ediyorlardı. Sadece işgale değil, onların katliamlarına da fiilen katılıyorlar, hatta daha da ileri giderek onlardan aldıkları silahlarla komşuları, iş ortakları, okul arkadaşları olan Türkleri katlediyorlardı. Sebep aynı idi: Bunlar Türk ve Müslümandır.
   İkinci büyük olay ise Balkan faciasının ardından yaşananlarla aynı idi. Balkanlardan Anadolu'ya doğru akın devam ederken buna güney - batı ve batı Kafkasya ile Ortadoğu da eklenmişti. Bu günkü Suriye ve Irak topraklarından da sayıları on binlerle ifade edilen bir nüfus Anadolu'ya göç etmişti. Bunların da kimliği aynı idi: Türk .
    Birinci Dünya savaşı 1918 yılı Ekim ayında biterken Türk Milleti için, bir başka savaş da aynı günlerde başlıyordu : Türk İstiklâl Savaşı. Zira dünya savaşını bitiren anlaşma (Mondros) Türk'ün istiklâlini de elinden alıyordu.
Bu savaş da 4 yıl sürdü. Bir tarafta işgalci Avrupa devletleri (İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan), bir tarafta yerli gayrımüslimler (Rumlar ve Ermeniler), bir tarafta da işgalcilerle işbirliği içinde olan çeşitli sosyal seviyede insanlar...Bütün bunlara ilave olarak, açlık, fakirlik, hastalık ve ölüm. Uzun ve zorlu bir mücadele oldu. Türk Milleti canını dişine taktı ve bu zor savaşı kazandı. 1922 yılının 11 Ekim tarihinden itibaren (Mudanya ateşkes anlaşması) artık Anadolu'da bir tek millet vardı: TÜRK MİLLETİ. İşgalciler de, Rum ve Ermeniler de, yerli işbirlikçiler de Anadolu'nun (Türkiye) artık Türklere ait olduğunu kabul etmişlerdi. 24 Temmuz 1923 tarihinde Lozan antlaşması ile bu gerçeğin altına imzalarını attıkları zaman gazeteleri (Avrupa gazeteleri) "TÜRKİYE TÜRKLERİNDİR" başlığı ile çıkmıştı. İşte kimlik budur. Başka bir kimlik de yoktur.
   Türkiye devleti artık idare biçimini oluşturacaktır. Bu elbette Cumhuriyet olacaktır. 29 Ekim 1923 tarihinde TBMM bunu gerçekleştirmiştir. Bundan sonra artık yeni Türk devletinin Anayasa'sı hazırlanacak, her şey oraya yazılacak, devletimiz çağdaş ve modern bir devlet olacaktır.
".Türkiye devletinin şekl-i hükümeti cumhuriyettir".
Daha sonra yeni bir Anayasa hazırlama çalışmaları başladı.
TBMM bünyesinde bir Kanun-ı esasî encümeni (Komisyonu) kurulmuştur . Komisyonun hazırladığı anayasa 20 Nisan 1924 tarihinde genel kurulda kabul edilmiş ve tarihimize 24 Anayasası adıyla geçmiştir. Bu anayasanın 88. Maddesi milletin ve vatandaşın kimliğini tanımlamaktadır. Madde aynen şöyledir:
Madde 88. Türkiye ahalisine, din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle (Türk) ıtlak olunur (kabul edilir). Türkiye'de veya hariçte bir Türk babanın sulbünde doğan veyahut Türkiye'de mütemekkin (ikamet eden)bir ecnebi babanın sulbünden Türkiye'de doğup da memleket dahilinde ikamet ve sinn-i rüşte vusulünde ( 18 yaşına eriştiğinde) resmen Türklüğü ihtiyar eden veyahut Vatandaşlık Kanunu mucibince Türklüğe kabul olunan herkes Türk'tür. Türklük sıfatı kanunen muayyen olan ahvalde izae edilir (kaldırılır).
   
  TBMM Kanun-ı Esasî Encümeni, 1 Başkan ve 9 üye olmak üzere toplam 10 kişiden oluşmaktadır. Başkanı Menteşe mebusu Yunus Nadi Bey'dir. Üyeler de şu isimlerden oluşmaktadır:

Reis    :Yunus Nadi (Menteşe)        Mazbata muharrirleri
Katip    : Feridun Fikri (Dersim)        Aza    :Celal Nuri (Gelibolu)
Aza    :İlyas Sami (Muş)            Aza    :Ali Rıza (Kırşehir)
Aza    :Ebubekir Hazım (Niğde)        Aza    :Avni (Bozok)
Aza    :İbrahim Süreyya (İzmit)        Aza    :Refet (Bursa)
Aza    :Faik (Ordu)                Aza    :Mahmut (Siirt)
Aza    :Ahmet Süreyya (Karesi)
   Bu komisyonun bu madde için hazırladığı gerekçe ise bugün milli kimlik hususunda konuşmak isteyen herkesin bir ictihat kararı gibi elinin altında, ya da hafızasında bulundurması gereken bir metindir. Önce bu gerekçeyi okuyalım:

   "... 88. Madde Türk sıfat-ı resmiyesini müriddir (irade eder, buyurur). Osmanlı saltanatı münderis ve münkariz olduğundan ( eser kalmamış, yıkılmış) artık efrad-ı millete, Osmanlı , denemez. Millî izzet-i nefs bir hanedana mensubiyet kabul etmez. Devletimiz, bir devlet-i milliyedir. Beynelmilel veyahut fevkalmilel bir devlet değildir. Devlet, Türk'ten başka bir millet tanımaz. Memleket dahilinde hukuk-ı mütesaviyeyi (eşit hukuk) haiz başka ırktan gelme kimseler bulunduğundan bunların ırkî mübayenetlerini mani-i milliyet tanımak caiz olmaz. Kezalik, hürriyet-i vicdan musaddak olduğundan din dahi mani-i milliyet addedilmemiştir. Her yeni millet gibi Türk Milleti de aynı ırktan gelmeyen efradı muhtevi olabilir. Ancak Türklüğün camiasıdır ki, bütün uruki (ırkları) cem etmek kabiliyetini haizdir. Asrî usuller de bu hakikati teyit etmektedir."
   
   Görüldüğü gibi, 1924 Anayasasını ( Teşkilat-ı Esasiye Kanunu) hazırlayan komisyon, Türkiye'de başka başka ırklardan gelmiş insanlar olduğunu kabul ediyor ve bunların ancak "Türklük" adı altında birleşebileceğini bildiriyor. Farklı ırkların , milliyetin "Türk" olarak tanınmasına engel teşkil etmeyeceği gibi din veya inanç ayrılığının da milliyetin böyle ifade edilmesine engel teşkil etmeyeceğini ifade ediyorlar. İşte asıl üzerinde durulması gereken hakikat budur. Bu hakikatin adı "Millî İrade"dir. Yani devletimizin Kuruluş İradesi. Başka bir deyişle devletimiz bu irade ile kurulmuştur. Bilindiği ve kabul edileceği gibi, devletlerin kuruluş iradesi, sonraki yıllarda değişmez ve değiştirilemez. Bu iradenin değişmesi ne parlamento çoğunluğuna dayanır ne de başka bir güce. Zaten bu günkü Anayasamızın "değişmez, değiştirilemez..." şeklinde ifade ettiği maddeler işte bu noktaya işaret eder.
    Okuyucularımızın dikkatini çekmek istediğimiz bir diğer husus da şudur: 24 Anayasasını hazırlayan 10 kişilik komisyonun 3 üyesi Doğu ve Güneydoğu illerimizden seçilmiş olan milletvekilleridir. Bunlar, Dersim Mebusu Feridun Fikri Bey, Muş Mebusu İlyas Sami Efendi ve Siirt Mebusu Mahmut Bey'dir. Komisyon içindeki görevleri de önemlidir. Feridun Fikri Bey Başkatip (Genel Sekreter, 2. Başkan), Mahmut Bey ise muharrir üyedir. ( Redaktör). 1924 Anayasanın kimliği tanımlayan 88. maddesini hazırlayan ve gerekçesini yazan komisyonun 3 üyesinin bu gün adları bölücü faaliyetlerle birlikte anılan şehirlerimizden çıkmış olmaları da ayrıca üzerinde durulması gereken hususlardandır. Bu durum bu gün Kürtler adına konuştuklarını iddia edenlerin üzerinde düşünmeleri gereken husustur. Milletin ve vatandaşın adını "Türk" olarak tanımlayan 24 Anayasasını hazırlayan milletvekilleri, Türkiye'de yaşayan ya da yaşamayı seçen insanların içinde ırk itibariyle Türk olmayanların olabileceğini, fakat bunların Türklük adı altında ancak toplanabileceğini ifade etmişlerdir. Türkiye Cumhuriyetinin temelinde bu anlayış ve düşüncenin olduğu asla unutulmamalıdır.
    İşte, devletimizin kuruluş iradesindeki bu hüküm sonraki anayasalarımızda da değişmeden günümüze kadar gelmiştir. Bunları da bir kere hatırlayalım:
1961 Anayasası :
Madde 54. Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk'tür.
1982 Anayasası:
Madde 66.Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk'tür.

Türk Milleti Cumhuriyet idaresinde millî kimliğine kavuşmuştur
Cumhuriyetin ilanından sonra Türkiye devleti, "Türkiye Cumhuriyeti" adını almış ve "Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" prensibini düstur edinerek milletimizin barış içinde kalkınmasını ve devletimizin çağdaş ve modern devletler içinde yerini almasını hedef olarak ortaya koymuştur. 1924 yılından itibaren devletin ve milletin hukukî, sosyal, idarî, ekonomik ve askerî yapılanması yeni baştan ele alınmış ve yapılan reformlarla çağ dışı kalmış bütün kurum ve kuruluşlar tasfiye edilerek modern ve yepyeni bir devlet yaratılmıştır. Bu yapılanmada:
Devletin Adı        :Türkiye Cumhuriyeti,
Milletin Adı        :Türk Milleti,
Ülkenin Adı        :Türkiye
Vatandaşın Adı    :Türk, olmuştur.
3 Mart 1924 tarihinde TBMM'de kabul edilen 3 kanunla, modernleşme yolunda önemli bir adım atılmıştır. Halifeliğin kaldırılması, Tevhid-i tedrisat kanununun kabulü ve Şer'iye ve Evkaf Vekaleti'nin kaldırılması ile sadece kurumsal bir düzenleme değil, çağ dışı kalmış anlayışlar da tasfiye edilmiştir. Sonraki yıllarda yapılan reformlarla da desteklenen bu devlet anlayışı kısa zaman içinde Türkiye Cumhuriyeti'ni çağın güçlü devletlerinin saygı duyduğu modern bir devlet haline getirmiştir. 1930'lu yılların başında Türkiye Cumhuriyeti, tarihî tecrübe ve birikimlerini kullanarak bölgesinin çok önemli bir regülatör (Düzenleyici) devleti haline gelmiştir.
    Cumhuriyetin ilanının 10. yıldönümünde Mustafa Kemal verdiği nutukda, bu başarının haklı gururunu dile getirmiştir :

".Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü temeli, Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti'dir. Bundaki muvaffakiyeti Türk Milleti'nin ve onun değerli ordusunun bir ve beraber olarak azimkârane yürümesine borçluyuz."
Mustafa Kemal, yapılan işlerin en büyüğü olarak Türkiye Cumhuriyetini gösterdiği gibi, bu büyük işin nasıl başarıldığına da işaret etmektedir: Ordu ile Millet'in birliği.
    Türk Milleti'nin millî şuura eriştikten sonra çok daha büyük işler yapacağına inanan Mustafa Kemal, gelecek asırların Türk asrı olacağını da görmüş gibidir:
   ".Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medenî vasfı ve büyük medenî kabiliyeti, bundan sonraki inkişafı ile, âtinin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır.".
Nutkunu "Ne mutlu Türküm diyene" diyerek bitiren Mustafa Kemal, asırlar boyunca unutulan, görmezlikten gelinen ve hata horlanan Türklüğü bir övünç ve iftihar vesilesi haline dönüştürmüştür.

Sonuç
   Osmanlı devleti, 13. yüzyılın başında, o zaman için Müslümanlıkla Hıristiyanlığın sınırı sayılabilecek bir bölgede tarih sahnesine çıkmıştı. Kuruluşunu izleyen 4 asır boyunca dairesel bir genişleme göstererek Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu bölgelerinin hemen hemen tamamına hakim güçlü bir Cihan Devleti (İmparatorluk) haline gelmişti. 17. Yüzyılın sonlarına doğru gücünü kaybetmeye başlayan Osmanlı devleti, 18. yüzyıl başlarından itibaren de fethettiği toprakları kaybetmeye başlamıştır. 1920 yılına gelindiğinde ise (kuruluşundan 620 sene sonra) ilk defa tarih sahnesine çıktığı topraklara geri dönmüş bulunuyordu. Ocak 1921'de TBMM ordularının işgalcilerin karşısına çıktığı İnönü mevkii, Osmanlı devletinin kurulduğu topraklardı. Fakat Avrupalı güçlü devletler tarafından desteklenen Yunan kuvvetlerini İnönü'de tutmamız mümkün olmadı ve 1921 yılı Ağustos ayında Sakarya nehrine kadar çekilmek zorunda kaldık. Sakarya Zaferi ve 1 yıl sonra da Büyük zafer sayesindedir ki, işgalcileri Anadolu'dan atarak hürriyet ve istiklâlimizi yeniden kazanabildik.
    İstiklâl savaşının zaferle sonuçlanması ve bu başarıya dayalı olarak modern ve çağdaş Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulması Türklük için adeta yeni bir "Ergenekon" olmuştur. Zira asırlar boyunca savaşlar, hastalıklar, göç ve sürgünler sebebiyle nüfusu bir türlü artmayan Türk Milleti, cumhuriyetten sonra hızlı bir nüfus artış seyri yakalamış ve Cumhuriyetin ilan edildiği yıllarda 11 veya 12 milyon civarında olan Türk nüfusu aradan 83 sene geçtikten sonra bu gün yaklaşık 7 kat artarak 73 milyona erişmiştir.
    Mustafa Kemale, haklı olarak "Atatürk" soyadı verilmiştir. Bu adı ona Millet vermiştir. Çünkü o Türk Milleti'nin yeniden doğuşunu sağlamıştır. Türk Milleti, adını da kimliğini de, tarihini de onun sayesinde öğrenmiştir.

< - Geri Dön

ÖZ GEÇMİŞ
İLETİŞİM
ZİYARETÇİ DEFTERİ
DİĞER BAĞLANTILAR
ANASAYFA
Vefat ve Teşekkür
GERİ DÖN
Ziyaretçiler
Toplam :   1695119
Bugün :   71
Aktif :   71

Örnek Köy


Anasayfa | Makalelerim | Kitaplarım | Güncel | Anketler | Yazılarım | Tartışalım | İletişim | Ziyaretçi Defteri | Öz Geçmiş

Web Tasarım: www.linearyazilim.com