1920 TÜRKİYESİ VE TBMM
< - Geri Dön Eklenen Yorumlar Yorum Ekle 

1920 TÜRKİYESİ VE TBMM

Doç. Dr. Durmuş Yılmaz


    20. Yüzyılın ilk çeyreği, Osmanlı Devleti ve Türk Milleti açısından zor yıllar olmuştur. 1911 yılında başlayan Trablusgarp savaşı ile Batılı devletler Osmanlı devletini tasfiyesi işini de başlatmışlardı.Bu yaklaşık 100 yıllık bir "ŞARK MESELESİ" projesi idi ve projenin son aşamasına gelinmişti. İtalya'nın Trablusgarp'a saldırdığı günlerde, Balkan devletleri de Trakya'ya saldırı hazırlığı içindeydiler. Avrupalı sömürgeciler artık harekete geçmişlerdi. Bir hesaplaşma dönemi başlamak üzereydi. Bu 1000 yılın hesaplaşması olacaktı. Türkler'den Bizansın , yani Roma imparatorluğunun hesabı sorulacak, başka bir ifadeyle Malazgirt'in, Miryakefalon'un, Niğbolu'nun, Kosova'nın, Mohaç'ın ve diğer zaferlerin rövanşı alınacaktı. Hıristiyan Batı dünyası iştahla Osmanlı Türk devletinin mirasını paylaşma hazırlığı içindeydi.

    1911'de başlayan savaş bir daha hiç durmadı. 1912-13 Balkan Savaşı; 1914-18 Dünya Savaşı; 1918-22 İstiklâl Savaşı . Kesintisiz 11 yıl savaş. Bu dönemde iyice anlaşıldı ki, sömürgecilerin hedefi Türklerin elindeki bazı toprakları almak, ya da Türklerin idaresi altındaki bazı bölgeleri Türklerin elinden kurtarmak değildir. Onların hedefi Türk Milletini yurdunu elinden almaktır. Türk Milleti'nin egemenliğini, istiklal ve hürriyetini elinden almaktır. 1918 yılı 30 Ekim tarihinde Mondros ateşkes antlaşması imzalandığı halde savaşa devam etmeleri ve anlaşmaya rağmen yurdumuzu işgale devam etmeleri bunun en açık göstergesidir. Gerçekten de 30 Ekimde antlaşma imzalanmış, güya savaş sona ermiştir. Fakat 8 Kasımda İngiliz ve Fransız orduları harekete geçmişler ve İskenderun ve Musul başta olmak üzere yurdumuzu işgale devam etmişlerdir. Bilindiği gibi sonraki aylarda Türkiye'yi her taraftan işgale başlamışlar ve Batı Anadolu, Güney Anadolu, Trakya ve İstanbul hepsi işgal edilmiştir.

    11 yıl süren bu savaşın bilançosuna şöyle bir baktığımızda korkunç bir tablo ile karşılaşıyoruz .
    Savaş süresince askere alınan insan sayısı    :2.850. Bin
    Kayıp, esir, şehit sayısı            :1.565. Bin
   
    Nüfusun genel yapısı hakkında ise 1927 yılında yapılan genel nüfus sayımında 13.,5 milyon olduğu düşünülürse, facianın büyüklüğü ortaya çıkmış olur. Maalesef Osmanlı devletinin son yüzyılı içinde nüfus artışı sdağlanamamıştır. 1831 yılında yapılan nüfus sayımında şu cümle genel nüfus hakkında bize her şeyi söylemektedir.
    ".Tahriri işi hitempezar olup memurların avdetlerinde defatir-i nüfusiyye yekunlarından alınan hülasada müstesna tutulan memalikden maada bu defa tahriri olunan mahallerde gayri ez asakiri mansure zükur ahali müslime ve gayrımüslime maa sübyan beş milyone karib olduğu gösterilmiştir. "
   
Genel erkek nüfus                :5 Milyon
    Çocuklar ve çok yaşlılar hariç
Genel erkek nüfus                :3.500 Bin
Oran                        :%48            
    11 yıl sürecek olan savaşın son aşaması Türk İstiklâl harbi'dir. Milli Mücadele olarak adlandırılan bu dönem 1918-1922 yılları arasını kapsamaktadır. Bu dönemi ikiye ayıracak olursak 1918-20 yıllarını işgaller ve ona karşı koymaya çalışan Kuva-yı Milliye dönemi olarak adlandırmak doğru olur. 1921 yılından itibaren ise, düzenli Türk ordusu ile, İstiklâl Savaşı yaptığımız dönemdir. İşte bu dönemin belki de en önemli olayı TBMM'nin Ankara'da açılmasıdır. Zira, İstiklâl Savaşı, Türk Milleti'nin istiklalini kazanmak için başlattığı bir savaştır. Bilindiği gibi "İstiklâl"in zıttı "Esarettir". İşte TBMM , Türk Milleti'nin İstiklal savaşını yöneten meclisidir.

    İstanbul'un 16 Mart 1920 tarihinde İtlaf devletleri denilen İngiltere ve Fransa askerleri tarafından filen işgali üzerine dağılan son Osmanlı Meclisinin (Meclis-i Mebusan), üyeleri, M.Kemal'in çağrısıyla Ankara'ya geldiler. Elbette hepsi değil, içlerinden tutuklananlar, sürgüne gönderilenler, haklarında tutuklama kararı alındığı için saklananlar Ankara'ya gelemediler. Bunların yerine şehirlerinde tekrar seçimler yapılarak yeni üyeler (Milletvekilleri) geldiler. 23 Nisan 1920 tarihinde bu Meclis Ankara'da toplandı.

    Meclisin toplandığı tarih itibariyle Türkiye'nin manzarası şöyleydi:
    Batı Anadolu'nun önemli bir kısmı Yunanlılar; Çukurova, Fransızlar; Antalya, İtalyanlar; İstanbul ve Trakya, İtilaf devletleri askerleri tarafından işgal edilmiş bulunuyordu. İşgal edilen bölgeler Türkiye'nin stratejik bakımdan en önemli yerleri idi. Mesela: Zeytin ve zeytin yağı üretimi yapılan yerlerin tamamı; Pamuk üretimi yapılan yerlerin tamamı; Sanayi tesislerinin bulunduğu yerlerin tamamı; Ulaşım ve haberleşme merkezleri, hepsi işgal altında bulunuyordu.
    İşgalci asker sayısı da şöyleydi:
    Yunan askeri        :90. 000
    Fransız askeri        :59 .000
    İngiliz askeri        :38.000
    İtalyan askeri        :17.000
Bunlardan başka, Ermenistan kurmak için 10.000 civarında sivil, fakat silahlı Ermeni; Doğu Karadeniz'de Rum Pontus devleti kurmak isteyen 25.000 civarında silahlı Rum da işgalcilerle işbirliği halinde bulunuyorlardı .

    Bütün bunlar ve bu manzara karşısında Türkler tek bilek, tek yürek olabilmiş mi idi? Maalesef hayır! Türkler de bu feci manzara karşısında birlik ve beraberlikten uzak bulunuyorlardı. Mustafa Kemal'in Amasya Genelgesi ile ( 22 Haziran 1919) başlattığı mücadele, başta Padişah Vahdettin ve onun hükümeti tarafından her yola baş vurularak engellemeye çalışılıyor, Türk halkının başlattığı İstiklâl savaşı, işgalcilerin istekleri doğrultusunda dudurulmaya, veya akamete uğratılmaya çalışılıyordu.
    İstanbul'un İngiliz ve Fransız askerleri tarafından işgalinden sonra Meclisin Ankara'da toplanması çalımalarını durudurmak iç,in P?adişahın yayınladığı bweyanname, İstanbul'da Padişah ve hükümetin nasıl bir ihanet içinde olduğunu açık bir şekilde göstermektedir:
Şimdi bu beyannameden bir alıntıyı sunuyorum:

Hatt-ı Hümayun Sureti
   
".Vezir-i mealismirim Ferit Paşa
    Selefiniz Salih Paşa'nın vukuu istifası ciheti ile mesned-i sedaret derkâr olan ehliyet ve rüyetinize binaen uhdenize tevcih kılınmış ve meşihat-ı islamiye dahi Dürrizade Abdullah Bey uhdesine ihale edilmiştir. (.) Mütarekenin akdinden bed ile bittedric nokta-i salaha takarrüb eden vaziyet-i siyasiyemizi milliyet namı altında ika edilen iğtişaşat vahim bir hale getirmiş ve buna karşı şimdiye kadar ittihazına çalışılan tedabir-i müslihane faidesiz kalmıştır.Ahiren tebarüz eden vakayie göre bu hal-i isyanın devamı maazallah daha vahim ahvale masdar olabileceğinden iğtişaşat-ı vakıanın malum olan mürettip ve müşevvikleri haklarında ahkam-ı kanuniyenin icrası." . 5 Nisan 1336 (!920)

    Hükümet de bir beyanname yayınlamıştır. Ondan da kısa bir alıntı görelim:
    ".Devlet-i Osmaniye bu gün misli görğlmemiş bir muhatara içindedir. En hak,iki manası ile vatan tehlikededir.Millet bilmeyerek, istemeyerek sürüklendiği o dehşetli muharebede malen ve canen en büyük fedakarlıklara katlandığı halde nihayet kat'iyyen mağlup olmaktan kurtulamamış ve o zamanki hükümet tarafından akt olunan mütareke ile galip devletlerer arz-ı teslimiyet edilmiş idi.Artık bu elemli neticeden ibret alarak bundan sonra olsun akla ve hale uygun bir selamet yolu tutulmalı idi. Fakat bu hakikat de layıkı vechile anlaşılamadı. Bir takım kesanın yalnız hırs ve menfaat sevkile teşkilat-ı milliye unvanı altında meydana çıkardıkları fitne ve fesad bir taraftan vaziyet-i siyasiyemizi son derece tehlikeli bir hale getirdi. Diğer taraftan da muharebede uğradığımız zayiattan ve hususiyle harb senelerinde türlü türlü suistimalat ve cinayetten derin bir surette mecruh olan vatan-ı mukaddesemize yeniden yeniye yaralar açtı (.) Nihayet yine bu ahval tesiratı ile düvel-i muazzama mütareke ahkamını İstanbul'u muvakkaten işgal-i askerî altına almak suretiyle tatbik ettiler. Buna karşı erbab-ı isyanın payitaht ile Anadolu arasındaki muhabere ve müvaredeyi kat'a teşebbüs etmeleri ise en büyük bir hıyanet-i vataniyedir.Bu halde Teşkilat-ı Milliye denilen harekat-ı bağiyane hem Anadolu'yu korkunç bir istilaya uğratmak hem de devletin başını gövdesinden ayırmak felaketini hazırlıyor. Bu gün millet-i osmaniyenin en büyük düşmanları yalancı milliyet davası ile şahsî ihtiraslarına vatan ve milleti feda edenlerdir.." .

    Bundan başka, Padişah ve hükümete yardımcı olmak üzere Şeyhülislam olan Dürrizade Abdullah da bir fetva yayınlıyor. Bu fetva 5 bölümden oluşmaktadır, yani 5 ayrı soru ve cevap vardır. Burada da padişahın emrini dinlemeyenlerin katledilmelerinin cazi olup olmadığı; bunlarla savaşlırken ölenlerin şehit oılup olmayacağı; bunlarla savaşırken yaralananların gazi sayılıp sayılmayacağı gibi sorular sorularak cevapları verilmektedir. Tahmin edileceği gibi hepsinde de "İsyancı"ve "Eşkıya" olarak adlandırlan M. Kemal ve arkadaşları ile onların etrafında yerini alarak vatan savunması yapanlar, gühahkar ve katil olarak nitelendirilerek öldürülmeleri için fetva yazılmıştır .
   
    Buraya kadar anlatılanlar açıkça göstermektedir ki, Türk İstiklâl Harbi yalnızca işgalci düşmana karşı kazanılmamış, onun yerli işbirlikçilerine karşı da kazanılmıştır. Hatta , bu işbirlikçilerin Millî Mücadeleye verdikleri zarar, işgalcilerden daha fazladır dense yanlış olmaz. "Mütareke Basını" olarak adlandırılan gazete ve dergilerdeki şu tür yazıların nasıl bir tahribat yaptığını anlatmak bile pek zor olsa gerektir.

    Ref'i Cevat, Alemdar gazetesinde yazıyor:
".İngiliz siyasetinde devam etmeliyiz. Bize İngilizleri seviyorsunuz diyorlar,Evet, seviyoruz.Çünkü onlar hürriyetçi, medenî ve adaltçidirler.Kurtulmak isti,yorsak onlarla düşünmeli, onlarla kalkınmalıyız.Dostuna dost, düşmanına düşman olmalıyız.İngilizler bize dosttur.(.) Onlar bizi severler, biz de onları. "
Gazeteci Ref'i Cevat'ın İngiliz yandaşlığı ihanet derecesinde idi. İngiltere'yi kurtarıcı olarak görüyordu, Ona göre İngiltere'yi sevmek ibadet derecesinde idi. Şu cümleler onundur:

".Devlet-i aliye namına İngilizlere buğz eylemekten Allah'a sığınırım. Dört baldırı çıplağın İngilizlere buğz eylemesi yüzünden memleketin nasıl bir felaket uçurumuna sürüklendiğini gördük.Türkler için yegane çare İngilizlerle el ele yürümektir.." .

    Aleyhte yazanlar çok fazlaydı. Bunlardan birisi de İzmir'de yayınlanan Islahat gazetesiydi. Onda yayınlanan bir Başyazıda da şu cümleler vardı:
".Bursa'nin işgalinden beri yerli halkın anant-ı milliye ve diniyelerine saygı göstererek tarafsız bir şekilde memleketi yöneten adaletsever Yunan yönetimine teşekkür etmeyi kendimize borç biliyoruz." .
23 Nisan 1920 tarihinde bütün bu olumsuzluklara rağmen TBMM açıldı ve çalışmalarına başladı. Fakat ne içerdekiler ne de dışarıdakiler Türk Milleti'nin gerçek temsilcisi olan bu meclise sanki kulaklarını ve gözlerini kapatmışlardı. Ne duyuyorlar ne de görüyorlardı. Millet artık, yeni devletinin adını da, şeklini de, yönetimini de, sınırlarını da belirlemiş olduğu halde istiklâl ve egemenlik için mücadelesini sürdürürken İstanbul'da oturan ve milletin arzu ve isteklerine olduğu kadar duygu ve düşüncelerine de yabancı bir heyet, hâlâ işgalcilerin emri altında , onların hazırladıkları antlaşma metinlerini imza etmekle meşgul bulunuyorlar. 10 Ağustos 1920 tarihinde Paris'e giden bir heyet" Sevr Antlaşması" diye tarihimize geçen bir yüz karası belgeyi imzalayarak yurda dönüyorlar. Öyle bir andlaşma metnidir ki, Türk'ün sadece yurdunu, vatanını, toprağını değil, istiklal ve hürriyetini de ebedi olarak elinden almaktadır. Bu antlaşma hakkında Kazım Karabekir'in Ankara'ya TBMM Başkanlığına çektiği telgraf tarihi bir vesikadır:

Meclis-i Millî Riyasetine
".Vatansız ve vicdansız üç serserinin yine kendileri gibi vatan ve milletle alakası olmayan birkaç kişi namına sulh muahedenamesini imza ettiklerini ajansta gördük. Mücahede-i milliyemizde daha büyük bir azim ve iman ile devamını tekiden ahdettiğimizi arz eyleriz.
İstanbul'da teşekkülünü evvelce duyduğumuz şura-yı saltanatta Türkiye'nin hayat ve mevcudiyetini söndüren bu zulüm muahedesinin imza edilmesine karar ve rey veren esamisi malum eşhasın ve muahedenameye vaz'ı imza edenlerin ihanet-i vataniye ile itham olunmasını ve haklarında hükm-i gıyabî verilmesini ve bu vatansızların isimlerinin her yerde lanetle yâd edilmesini ilan ve tamim olunmasını arz ve teklif eylerim." .
Şark Cephesi Kumandanı
Kazım Karabekir
    
   Sevr Antlaşması hakkında, o zamanlar Ankara hükümetinin Roma temsilcisi olan Galip Kemali Bey de " Bir Milletin Katledilmesi" ( Assasinat d'un Peuple) adıyla Fransızca olarak yazdığı bir kitapta "10 Ağustos'ta , bir millete karşı, adalet, insanlık, ve kutsal değerler adına, siyasî ve sosyal boyutlarıyla korkunç bir cinayet işlenmiştir. Bu millet doğunun en asil ve en kahraman milletidir. 10 asırdan beri üç kıta üzerinde adaletle ve büyük bir hoşgörü ile idaresini sürdüren Türk Milleti bu gün bağımsızlığını ve egemenliğini kaybetmiş bulunmaktadır .
   Türk milleti, Sevr antlaşmasını asla kabul etmediği gibi onu imzalayanları da asla affetmedi. Onlar her şeyden önce milletin vicdanında mahkum oldular. Kazım Karabekir Paşa'nın yukarıda bahsedilen telgrafında da söylediği gibi, millet millî mücahedeye daha büyük bir azim ve imanla devam kararı aldı ve yurdunu, istiklalini ve egemenliğini işgalcilerin elinden kurtarmak için var gücüyle savaştı.
    İstiklâl Savaşı, olarak adlandırılan savaş, esas itibariyle Türkün ölüm-kalım savaşıdır. Gerçekten de bu savaş eğer kaybedilmiş olsaydı, Türk Milleti , bırakın Anadoluyu, dünyanın hiçbir yerinde yurt edinmek için bir toprak bulamayacaktı. Avrupalının dilinden düşürmediği slogan şu idi: "Türkleri sonsuza kadar kovalamak gerekir". (İl faut absolument chasser les Turc, jusqu'à l'infini.) 24 Nisan 1920 tarihinde San Remo konferansında ortaya atılan bu slogan Avrupalının dilinden düşmüyordu. Sevr antlaşması da bunun kağıda dökülmüş hali idi.
    Sevr Antlaşması, 433 maddeden meydana gelen çok kapsamlı bir metindi. Bu antlaşma ile Türkiye 7 parçaya ayrılıyordu. İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan Anadolu'dan birer parçaya sahip oluyorlardı. Ayrıca Doğu Anadolu toprakları üzerinde bir Ermenistan, bnir de Kürdistan adıyla iki devlet daha kuruluyordu. Kürdistan daha sonra Kuzey Irak ile (Musul vilayeti) birleştirilecekti. Bunlardan başka İstanbul ve Boğazlar da İngiltere, Fransa ve İtalya tarafından ortaklaşa yönetilecekti.
   
İstiklâl Harbi her şeyi değiştirdi
   Avrupalılar, nihayet hedeflerine erişmişlerdi. Osmanlı devletini tasfiye ettikten sonra onun bütün topraklarını aralarında paylaştıkları gibi, devletin çekirdeğini oluşturan ve Türklüğün kalbi sayılan Anadolu'yu da aralarında paylaşmışlardı. Ayrıca bu paylaşımı kendilerine kayıtsız şartsız teslim olmaktan başka bir şey düşünemeyen bir Padişah ve hükümetine de kabul ettirmişler ve antlaşma diye yazdıkları metni imzalatmışlardı. Padişah Vahdetin öyle bir ruh hali içinde idi ki, İngilizlere karşı koymak bir yana onları kızdırmaktan korkar bir halde idi. Esarete düştüğümüze ve kurtuluş ümidimizin de olmadığına inanıyordu. 1919 yılı Ocak ayında İstanbul'a 400 kişilik yeni bir subay grubu geldi. İnglizve Fransızlardan oluşan bu grubun ikameti için İstanbul'da yer arayışı başladı. Bu gruba bağlı subayların İstanbul'da ikamet etmeleri için kendilerine bina tahsis edilmesini hükümetten istediler. Gösterilen binaları kabul etmediler ve kendileri hükümete bir liste verdiler. Bu listede Boğaz kenarında yer alan Çırağan sarayı da dahil pek çok bina yazılıydı. Bunların için de Beylerbeyi Saray da vardı. Hükümet yetkilileri sarayın padişaha ait olduğunu ve kendisinden izinsiz veremeyeceklerini söylediler. Durum padişaha iletildi, ve bazı ileri gelenler sarayların verilmemesini istediler. Bunun üzerine Padişah sinirlendi: Şu sözler, onun içinde bulunduğu ruh halini gösteriyor:
".Siz ne biçim kafa taşıyorsunuz? Biz hal-i esaretteyiz. Dolmabahçe sarayını isterlerse ne yapacağız?."
Padişah ve hükümetinin (İstanbul Hükümeti) böyle teslimiyetçi bir hal ve tavır içinde olduğu zamanda, Anadolu Türk halkı Mustafa Kemal'in önderliğinde İstiklâl savaşına çoktan başlamıştı. Türk Milleti'nin bir tek düşüncesi vardı: İstiklâl-i tam (Tam bağımsızlık). Bunu gerçekleştirmek için de slogan şu idi: Ya İstiklâl Ya Ölüm!!!
   İşgalcilerin karşısına ilk defa düzenli Türk ordusu İnönü mevkiinde çıktı. Artık Türk ordusu tarihe yeni zaferler ekleyecekti. Birinci İnönü, İkinci İnönü, Sakarya, Büyük Taarruz ve nihayet Kurtuluş! 9 Eylül 1922 tarihinde, ilk işgalden tam 48 ay sonra, Türk ordusu kılıcının hakkıyla Türkün bağımsızlık ve egemenliğini yeniden kazandırdı. Türkleri Anadolu'dan ebediyen atmayı düşünenler şu gerçeği zorla da olsa kabul ettiler: TÜRKİYE TÜRKLERİNDİR! Şimdi artık ne Sevr antlaşmasının ne de Mondros mütarekesinin bir hükmü yoktur. Hükmü Türk Milleti vermiştir. İşgalcilerin, bu büyük irade karşısında boyun eğmekten başka çareleri yoktur. 11 Ekim 1922 tarihinde Bursa'da Mudanya limanında Batı cephesi kumandanı İsmet Paşa kendilerini beklemektedir. Tıpkı 30 Ekim 1918 tarihinde Mondros limanında Amiral Caltrop'un beklediği gibi. İngiltere adına Genaral Harrington, Fransa adına General Charpy, İtalya adına da General Monbelli sırasıyla İsmet Paşa'nın huzuruna geldiler. Mudanya ateşkes anlaşması imzalandı. Artık sadece Avrupa'nın değil, dünyanın büyük devletleri Anadolu'nun ebedi Türk yurdu olduğunu; TBMM'nin Türk milletinin gerçek temsilcisi olduğunu, Ankara Hükümetinin Türk Milleti adına yetkili olduğunu ve Mustafa Kemal'in de Türklerin büyük önderi olduğunu hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak açıklık ve netlikle kabul ettiklerini gösterdiler. Mudanya ateşkes anlaşması bir şeyi daha göstermiştir: İstiklâl Savaşı sömürgeci Avrupa devletlerine karşı verilmiş bir savaş ve kazanılmış bir zaferdir. O günkü o üç devlet, dünyanın en büyükleridir. Onlara "Düvel-i muazzama" denmektedir.

Türk İstiklâl Harbi dünya'da hayranlık uyandırmıştır
    Trablusgarp savaşı ile 1911 yılından başlayarak aralıksız 11 yıl savaşan bir milletin bu mücadeleyi zaferle sonuçlandırması gerçekten dünyada hayranlık uyandırmıştır. İstiklâl savaşının ilk yıllarında bir çok yerli ve yabancı yazar ve fikir adamı yazdıkları yazılarda bunun imkansız olduğunu, Türk milletinin bütün maddi ve manevi varlığını kaybetmiş olduğunu, insan gücünün tükenmiş olduğunu vs. yazarak böyle bir savaşın zaferle neticelenmesinin mümkün olmayacağını ifade ediyorlardı. Hatta bazıları daha da ileri giderek, bu savaşa kalkışmanın bir "Macera" olacağını, maceracıların da bir müddet sonra silahlarını bırakarak teslim olacaklarını yazıyorlardı . Fakat tarih onları yalanlamıştır.
    Türk İstiklâl Savaşı ve Başkumandan Mustafa Kemal, daha 1919 yılından itibaren dünyanın ilgisini çekmeye başlamıştı. Savaşın Türklerin zaferi ile sonuçlanması pek çok yazarın öfkelenmesine, hayıflanmasına da yol açmıştır.Michel Paillarés adındaki bir Fransız yazar 1922 yılında yayınlanan kitabında şöyle demektedir:
". Biz Alman canavarına baş eğdirdik, diz kırdırdık, fakat Türk hayaleti karşısında şaşırıp kaldık.Kocaman imparatorlukları yerle bir ettik, şimdi bir gölgenin karşısında titriyoruz.Biz bir Kayzer'i, bir Hindenburg'u, bir Ludendorf'u yendik, fakat Mustafa Kemal'e yenildik. Bu pigme tek başına 500 milyonluk muhteşem bir blokun karşısına çıktı ve kazandı .

   1922 yılında Bulgaristan'da yayınlanan Zora isimli gazetede şöyle yazıyordu:
".Türkiyer örneği,tamamen harabolmamış bütün milletlwerce kullanılabilir. Mustafa Kemal bu gün, 300 milyon Müslümanın gururla seyrettiği bir millî kahramandır.Ankara, Mısır'ın,Trablusgarp'ın, Fas'ın ve etkileri halkın dörtte üçü Müslüman olan Sumatra'ya kadar uzanan Mezopotamya Müslümanlarını cesaretlendirici bir örnektir. Türk vatanseverliği, İngiltere, Fransa, İtalya'yı Ankara hükümetiyle eşit devletler olarak antlaşma yapmaya mecbur etmiştir. (.) Kaderin şu cilvesine bak! Bu güne kadar çete grubu olarak görülenler şimdi Dünya Savaşının galiplerine kendi şartlarını dikte ettiriyorlar."

    Bir Avusturya gazetesi de Türk İstiklâl savaşı hakkında şunları yazıyordu:
".Bir avuç maceracının vatanseverliği başarıya ulaştı.Böylece gerçek vatan aşkının,fedakarlığın, kölelik yerine çok büyük ızdıraplara katlanmaya razı olan vatanseverliğin neler elde edebileceği bir kere daha görülmüş oldu.Kemal'in askerleri bütün hücumlara cesaretle karşı koydular.Geri çekildiler, fakat teslim olmadılar. Frasız ordularını Kilikyayı boşasltmaya mecbur ettiler. Tarihte ilk defa olarak Avrupalılar Tüğrklerden aldıkları yeri geri veriyorlar."

   Gerçekten de Türkler 1683 yılından sonra hep kaybetmişler, hep toprak vermişlerdir. Başka bir ifadeyle Avrupalılar 1683 yılından itibaren hep kazanmışlardır. İşte İstiklâl savaşı bu bakımdan bir dönüm noktası olmuştur. Anadolu Türklerin çekilebilecekler, son kara parçasıdır ve daha gerisi yoktur. İşte bu şuurla İstiklâl savaşı kazanılmıştır.

Sonuç
   1920 Türkiyesi yaklaşık 11 milyonluk bir nüfus, büyük bölümü işgal altında, halk ümitsiz ve çaresiz, Padişah ve İstanbul hükümeti teslimiyetçi, düşmanlar zalim ve acımasız.İşte böyle bir Türkiye. Mustafa Kemal, bu ümitsiz ve çaresiz halka yol gösteriyor, ona istiklâl aşkı aşılıyor, heyecan ve coşku yüklüyor. Son Türk ölmeden, Türk Milleti'nin ölmeyeceğini söylüyor. Bir Türk Mucizesi gerçekleşiyor ve zafere erişiliyor.
   Avrupa devletleri, bu azim ve inanç karşısında Türk'ün hakkını teslim etmek zorunda kalıyorlar. Lozan'da Türkiye'yi, yeni Türk devletini tanıyorlar. Antlaşma imzalanınca gazeteler "Türkiye Türklerindir" diye manşet atıyorlar. Yazarlar "Bir Milletin Yeniden Doğuşu" adıyla kitaplar yazıyor. Gerçekten bir millet küllerinden yeniden doğuyor ve dünya milletler ailesi içinde şerefli yerini alıyor.
.    

   

   




   

< - Geri Dön

ÖZ GEÇMİŞ
İLETİŞİM
ZİYARETÇİ DEFTERİ
DİĞER BAĞLANTILAR
ANASAYFA
Vefat ve Teşekkür
GERİ DÖN
Ziyaretçiler
Toplam :   1695207
Bugün :   159
Aktif :   159

Örnek Köy


Anasayfa | Makalelerim | Kitaplarım | Güncel | Anketler | Yazılarım | Tartışalım | İletişim | Ziyaretçi Defteri | Öz Geçmiş

Web Tasarım: www.linearyazilim.com