Osmanlı`dan Günümüze Türk Kavramı ve Anlayışı
< - Geri Dön Eklenen Yorumlar Yorum Ekle 

OSMANLI'DAN GÜNÜMÜZE "TÜRK" KAVRAMI VE ANLAYIŞI

Durmuş YILMAZ

Giriş

   Milli Eğitim Bakanı Sayın Hüseyin Çelik, 15 Kasım 2003 tarihinde televizyonlardan da yayınlanan bir konuşmasında İlköğretim okullarının birinci kademesinde okuyan öğrenciler tarafından her sabah topluca söylenmekte olan "ANDIMIZ"ın "TÜRKÜM" diye başlamasına bir anlam veremediğini, bunun hem mantıksız (!) hem de gereksiz(!) olduğunu söyledikten sonra, ayrıca hiç kimseye de zorla "Türküm" dedirttiremeyeceğimizi vs... ifade etmiş ve güya bir de örnek vererek, "Bir Alman'a     hem "Türküm", dedirttiriyoruz, sonra da "Doğruyum" dedirttiriyoruz. Böylece iki kere yalan söyletmiş oluyoruz" demiştir. Sayın Bakan verdiği örnekle de konuyu çok iyi anlatmış olduğuna inanmış olmalı ki, salonda bulunanların kahkahalarla gülmelerini kendisinin tasvip ve tasdik edildiğine yorumlamış olarak toplantısında konuşmalarını sürdürmüştür. Hemen belirtelim ki, Sayın Bakanın bu sözlerine gülerek ve başlarını sallayarak olumlu yaklaşanlar, Onuncu Yıl Nutku'nun son cümlesi olan "Ne Mutlu Türküm Diyene" vecizesini de ayakta alkışlayan insanlardır. Bunlar her zaman idarecilerin etrafında görmeye alışık olduğumuz bir gruptur. Bakanlarının ağzından ne çıkarsa alkışlamaya hazırdırlar. Bu gün ülkemizde politika mezarlığı bu alkışların coşkusuna kendisini kaptıran eskilerle doludur. O malum zümredir ki, idarecilere her zaman yanlış yaptırırlar. Tıpkı sayın Çelik'in selefine de yaptırdıkları gibi. Bunları geçelim. Sayın Bakanın "Türküm" demek konusundaki bu yaklaşımını yıllar önce başka bir politikacıdan da dinlemiştik. O da Bingöl'de yaptığı bir konuşmada "Eskiden okullarımıza Besmele ile başlanırdı. Şimdi "Türküm, Doğruyum" diyerek başlanıyor. Peki bir başka Müslüman evladı çıksa ve o da "Ben de Kürdüm ve daha doğruyum" dese ne olur?...demişti. İşte Sayın Milli Eğitim Bakanı'nın bu konuşması ve çocukların "Türküm, Doğruyum" demesini mantıksız ve anlamsız bulması o malum Bingöl konuşmasının sanki bir uzantısı gibi gözüküyor. Bakanın örnek olarak Kürtleri değil de Alman'ı göstermesi ise bu kafadaki politikacıların aradan geçen zaman içinde ilm-i siyasette bir hayli mesafe kat etmiş olduklarını gösteriyor. Gerçi sayın Bakan, bu konuşmasının ülkemizde ciddi bir tepki ile karşılandığını görünce hemen tevil yoluna sapmış ve her zaman olduğu gibi hemen bir taraftan "Atatürkçü Söylemler" geliştirmeye uğraşırken diğer taraftan da kendisine bağlı bazı kurumlara açıklamalar yaptırarak kasdının Türk çocukları olmayıp, Türk vatandaşı olmayan ve Türkiye'de çeşitli görevlerde bulunan yabancılar olduğunu söylettiriyor. Eğer öyle olsaydı Bakanın bütün komuoyuna yönelik o konuşmayı yapmasına gerek kalmazdı. Zira Tebliğler Dergisinin Eylül 2003 Tarih ve 2552 sayılı nüshasında İlköğretim Yönetmeliği bazı değişikliklerle yeniden yayınlanmış ve bu konu da açıklığa kavuşturulmuştu. Öyleyse 15 Kasım 2003 tarihindeki konuşmanın maksadı ne idi?
   Biz bu yazımızda Milli Eğitim Bakanı Sayın Hüseyin Çelik ve onun zihniyetdaşlarının "Türk" adına ve kavramına neden böyle yaklaştıklarını tarih içinde kısa bir gezinti yaparak açıklamaya çalışacağız. Esasen Sayın Bakanı, bugün uymak ve uygulamak zorunda olduğu T.C. Anayasası tekzip etmektedir. Bunlara yazımızın ilerleyen kısımlarında yer vereceğiz. Yalnız şunu hemen belirmeliyiz ki, Bakanlar, doğal olarak Milli Eğitim Bakanı da, yaptıkları açıklamalarla ülkede bir probleme parmak basmış olmalıdırlar. Böylece yasal düzenlemeler yapmadan önce konunun kamuoyunda tartışılmasını ve en doğru biçimde çözümünü sağlamış olurlar. Bu açıdan baktığımızda acaba Sayın Milli Eğitim Bakanı malum açıklamasıyla milli eğitimimizdeki hangi problemi işaret etmektedir. Verdiği örnekle Alman çocuklarına "Türküm" dedirtmemizin yanlış olduğunu belirtmektedir. Şimdi soruyorum: Acaba bu güne kadar Türkiye'de yaşayan Alman, Fransız, İngiliz ve diğer yabancı ülke vatandaşlarından bakanlığa kaç şikayet veya istek vaki olmuştur? Eğer böyle bir talep varsa bunu karşılamak için kamuoyunun desteğine mi ihtiyaç vardır? Milli Eğitimimizin önünde bu gün çözüm bekleyen böyle bir mesele mi vardır? Bütün komuoyu "şu mesele bir çözülse de rahat etsek" mi demektedir? Milli Eğitim Bakanı'nın bu açıklaması bazı bölgelerde yaşanan Bölücü-Kürtçü siyasal faaliyetlere bir çeşit destek anlamına gelmez mi? Bu sorularımıza bakalım kim nasıl cevap verecek? Biz şimdi "Türklük" meselesinin tarihî seyrine bir göz atalım.
   
   Bilindiği gibi Osmanlı Devleti, miladî 14. yüzyılın başında iç kuzey - batı Anadolu'da "Osmanoğulları Beyliği" olarak tarih sahnesine çıkmış, zamanla bu bölgeyi merkez yaparak dairesel bir gelişme ile iki yüzyıl sonra Mısır'dan Kafkasya'ya; Basra Körfezinden Avusturya'ya kadar uzanan bir coğrafya üzerinde Akdeniz ve Karadeniz'i kontrol eden yaklaşık 20 milyon Km kare büyüklüğündeki bir alanın hakimi olmuştur. 1300'lerin başında küçük bir Beylik olan Osmanoğulları, 250 sene sonra bir " Cihan Devleti" haline gelmiştir. Devletin kurucu halkı olan Kayı Türkleri, diğer Beyliklerle de - Germiyanoğulları, Candaroğulları, Aydınoğulları, Karamanoğulları...vs - birleşerek Osmanlı Devleti'nin Türk nüfusunu meydana getirmiş olmalarına rağmen toplam sayıları hiçbir dönemde 10 milyonu aşmamıştır. Fakat idareleri altında toplam sayıları bazı dönemlerde 40 milyonu bulan gayr-ı Türk halk bulunmuştur. Bunların başlıcaları, Araplar, Arnavutlar, Boşnaklar, Sırplar, Bulgarlar, Yunanlar, Ulahlar, Lehler, Macarlar, Romenler, Rumlar, Ermeniler, Yahudiler'dir. 18. yüzyıl başından itibaren yavaş yavaş çözülmeye başlayan Osmanlı Devleti, ilk toprak kaybettiği Karlofça Antlaşmasından (1699) 220 yıl sonra, 1919 yılında batıdaki bütün topraklarını kaybetmiş olarak, kurulduğu bölgede küçülen varlığını dahi koruyamaz halde Anadolu'da sıkışıp kalmıştır. Bir zamanlar dünyaya nizam veren Osmanlı Devleti siyasî hayatının sonuna gelmiştir. İdaresi altında asırlarca yaşamış olan yukarda isimleri sayılan milletler bir bir ayrılmışlar, hatta yurtları Anadolu olanlar Rumlar ve Ermeniler bile Türklerle beraber yaşamak istemediklerini, Anadolu'nun paylaşılarak kendilerine bağımsız bir devlet kurabilecekleri bir bölgenin verilmesini istemişlerdir. Sadece istemekle kalmamışlar, bu toprağı alabilmek için, yani Anadolu'yu parçalamak için silahlı mücadele ve terör başta olmak üzere her yola başvurmuşlar, bu emellerine ulaşmak için Anadolu'yu işgale gelen sömürgecilerle işbirliği yapmaktan ve asırlarca birlikte yaşadıkları Türkleri katletmekten de çekinmemişlerdir. Bu halkların içinde Türklerle birlikte yaşama isteğini beyan eden bazı insanlar da tıpkı Türkler gibi terör çetelerinin hedefi haline gelmiş ve onlar da zaman zaman kendi iradeleri dışında sürüklendikleri bu savaşta hayatlarını kaybetmişlerdir.

Osmanlı Devleti'nde "Türk" Anlayışı

    Osmanlı Devleti'nin kurulduğu asırda hâkim ayırıcı vasıf din idi. Milliyet konusunda henüz üst kimlik oluşmamıştı. Osman Bey'in halkı, kendisini aşiret adıyla, düşmanlarını da dinleriyle tarif ederdi. İlerleyen yıllarda, ikinci padişah Orhan Bey'den itibaren halk kendisini "Osmanoğulları" düşmanlarını da yine dinleriyle - Hıristiyan- olarak tanımlamaya devam ettiler. Hıristiyan yerine geçmek üzere "Bizans" veya "Bizanslı" dedikleri de olurdu. Diğer Türk Beyliklerini de , Aşiret, Boy ve daha ziyade de siyasî kimlikleriyle tanırlar ve o şekilde anarlardı. "Karamanoğlu" gibi, "Germiyanoğlu" gibi. Fakat Beyliklerin hepsinin halkı da Türkçe konuştukları halde, ne kendilerini ne de diğerlerini " Türk" diye anmazlardı. Hepsine birden genel bir isim gerektiğinde "Müslümanlar" denilirdi. Fakat bu tanımlama daha çok dinî söylemlerde ve eylemlerde kullanılırdı. İstanbul'un fethedilerek Osmanlı Devleti'nin "Cihan Devleti" olma yolunda yükseliş süreci başlayınca, önce siyasî birlik sağlamak isteyen Fatih, kendi idaresini kabul etmek istemeyen Beylikler üzerine seferler hazırlamaya başlamıştır. Böylece, Anadolu'nun çeşitli bölgelerindeki Türk Beylikleri de Osmanlı Devleti'nin düşmanları arasına girmiştir. Artık Anadolu'da başka bir siyasî oluşuma ya da devlet veya Beyliğe tahammülü olmayan Osmanlı Devleti, siyasî birliği sağlamayı daha önemli görmüş ve bunun için Batı seferlerine ara vererek yönünü - kuruluşundan bu yana ilk defa olarak- Doğu'ya çevirmiştir. Karamaoğulları ile Akkoyunlu Devleti bu zamanda tarih sahnesinden silinmiştir. Anadolu'da Osmanlı hakimiyetini tanımayan hiçbir Türk Beyliği kalmamıştır. Fatih'in son zamanlarına rastlayan bu dönemden sonra Anadolu'da "Türk" adı gittikçe daha da artan pejoratif bir anlam kazanmaya başlamıştır. Bunda iki faktör etkili olmuştur. Birincisi, Fatih'in Anadolu'da siyasî birlik sağlamak için üzerlerine gittiği halkın Osmanlı devlet adamlarına göre daha sade, özgün ve daha az bozulmuş, doğal bir Türkçe konuşuyor olmaları ve buna dayalı olarak da daha fazla Türk kültür unsurlarına sahip bulunmaları, yani Türk örf ve adetlerini daha fazla yaşıyor olmaları, dolayısıyla da "Türk" olarak anılmaları ; ikinci faktör de Osmanlı sarayında devşirme devlet adamlarının sayılarının artmış olması, bunların padişahların gözüne girmek için özellikle Karamanoğulları ve Akkoyunlu devletini kötüleme yolunda adeta yarışa girmeleri ve bunu yaparken de Anadolu'da dağlık kesimlerde yaşayan ve çoğunlukla hayvancılıkla uğraşan insanları "Türk" olarak adlandırmalarıdır. 17. yüzyıl başlarında Osmanlı saraylarında neredeyse anadili Türkçe olan vezir parmakla gösterilir hale gelmişti. Padişahların etrafı bunlarla çevrilmişti. Vakanüvisler (Tarih yazıcılar) Türklerin devlet idaresinden anlamayacaklarını yazıp söyledikten başka devlet işlerinin kötüye gitmesinden de saraydaki Türkleri sorumlu tutuyorlardı. Bunların en ilginç olanı şüphesiz devşirme Koçi Bey'in hazırlayarak sunduğu raporda geçen şu ifadedir:

   "...Zap ü rapt alemden kalktı. Ulufeli kul dünyayı tuttu. Ve sipahi güruhunu bastırdı.(...) Harem-i hümayuna hilaf-ı kanun Türk ve yörük ve çingâne ve yahudi ve bî-din ve bî-mezhep nice kallaş ve ayyaş şehir oğlanları girer oldu..." .

   "Türk" ve "Yörük" halkın, kanunlara aykırı olarak saraya giren bir serseri güruhu olarak adlandırılması ve çingene, yahudi, dinsiz ve mezhepsizlerle birlikte zikredilmesi Osmanlı sarayında "Türk" kelimesine nasıl bir kötü anlam yükletilmiş olduğunu göstermektedir. Ünlü Osmanlı Tarihçisi Ord. Prof. Enver Ziya Karal Hoca da bu konuda şöyle demektedir:

   "...Türkçülük istikametinde bir hareketin Mahmut II devrinden itibaren gelişmeye başladığı görülmektedir. Bu tarihe kadar Türk ve Türklük kelimeleri, Osmanlı İmparatorluğunda kendisini Müslüman olarak tanımaya alışmış olan halk arasında küfür, kabalık ve vahşet ifade eden manaya alınmaktadır. "Etrak- bî idrak" (akılsız Türkler) tabiri münevverlerin bir icadıdır ve revaçtadır..." .
   
    Osmanlı tarihinde "Türk" ve "Türklük" kavramları lehine ilk gelişme, Sultan İkinci Mahmut zamanında, 1826 yılında Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması ve yerine o zaman "Mansure Askerleri" denilen ve doğrudan doğruya Anadolu'nun Türk ve Müslüman halkına dayanacak olan bir ordunun kurulma teşebbüsü ile başlamıştır. Bilindiği gibi Yeniçeri Ordusu bütünüyle devşirme, yani gayr-ı türk ve gayr-ı müslim halka dayanan bir tabandan gelmekteydi. Haziran 1826 tarihinden itibaren ise artık ordu devşirme kökenden değil doğrudan Türk soyuna dayanan bir kökenden gelecektir. Önceki devirlerde revaçta olan "Türk" anlayışı devam ederse yeni ordunun manen güç ve kuvvet bulması mümkün olmayacaktır. İşte bu durumu gören devlet adamları ve aydınlar yavaş yavaş "Türkün onurunu kurtarmak" diyebileceğimiz bir fikrî akımı başlatmışlardır. Fakat asırlar içinde oluşmuş ve birikmiş ve her yerde Türk'ü horlayan bir değer yargısını hemen değiştirmek mümkün olmayacaktır.

    Meşrutiyet Döneminde "Türk" Kavramı ve Anlayışı

    Fransız İhtilali'nden sonra dünya yüzüne yayılan bir kısım hürriyetçi ve eşitlikçi fikirlerin özellikle Osmanlı Devleti gibi çok milletli ve çok dinli yapıları zorladığı ve parçalanmalara sebep olduğu bilinen bir gerçektir. Fakat bu fikirlerden etkilenen azınlıkların özellikle Osmanlı Devletinde olduğu gibi çok hukuklu bir düzen sayesinde milli kimlik ve kültürlerini geliştirerek korumuş oldukları ve birlikte yaşadıkları diğer kültürlerle asla karışıp kaynaşmayarak zaman içinde siyasî ayrıcalık hakları da elde etmiş oldukları dikkatten uzak tutulmamalıdır. Osmanlı Devleti kurduğu hukuk düzeniyle her milletten ve her dinden halkı bir arada fakat birbirine geçişi olmayan bir yapı içinde idare etmiştir. İdarede her çeşit milleti, milliyetlerini, dinlerini, bunların kitabî olup olmamasını, mezheplerini, bunları da "Hak" ve "Batıl" diye ayırarak, hepsine ayrı bir hukuk yapmak suretiyle bir arada tutmayı başarmıştır. Osmanlı'nın klasik çağında belki de imrenilecek bir uygulama olan bu tarz, inkıraz döneminde yıkılma sürecini hazırlayan ve hatta hızlandıran bir etken olmuştur.
    Meşrutiyet dönemine gelindiği zaman Osmanlı devlet adamları ve aydınları bu konuda bir zihin bunalımı içinde bulunuyorlardı. Bir kısım aydınlar doğrudan "Türk" adını kullanarak bir "Türk Milleti" fikrinin oluşmasını savunurlarken, bir kısım aydınlar böyle bir çıkışın Osmanlı Devleti'nin parçalanarak yıkılmasını intaç edeceğini ileri sürüyorlardı. İşte Meşrutiyet Dönemi'ni başlatan Kanun-ı Esasi böyle bir ortamda hazırlandı ve 23 Aralık 1876 tarihinde yürürlüğe girdi. Osmanlı- Türk tarihinde ilk ciddi anayasa olarak kabul edebileceğimiz Kanun-ı Esasi, elbette her anayasa gibi millete bir ad verecekti. Fakat bu ad ne olmalıydı? O zamana kadar kullanılan isimler şöyleydi:
Devletin Adı        :Devlet-i Aliyye, Devlet-i Aliye-yi Osmaniye
Hükümetin Adı    :Hükümet-i Saltanat-ı Seniyye
Vatanın Adı        :Memalik-i Mahrusa-i Şahane
Halkın Adı           :Teb'a-yı Şahane

   "Osmanlı" kelimesi, siyasî olmaktan çok popüler bir tanımlamadır ki, bazen asker yerine, bazen devlet yerine, bazen hükümet, bazen de hanedan yerine kullanılmaktadır. Şunu da hemen ifade etmek gerekir ki, Meşrutiyete kadar Osmanlı Devleti topraklarında ve Osmanlı idaresi altında yaşayan Türk'ten gayrı her topluluğun milliyeti ifade edilmekteydi. Resmi belgelerde bile "Rum Milleti", "Ermeni Milleti", "Bulgar Milleti"... gibi ifadeler kullanılmaktaydı. Yine belgelerde açıkça görülmektedir ki, İstanbul şehrinin adı da "Konstantiniyye"dir. Türklerden bahsetmek gerektiği zaman ise "ahali-yi islamiyye", "Müslümanlar", vb. isimler; ya da doğrudan halkın kendisini tanımladığı aşiret ve boy isimleri kullanılırdı. "Yörükan Taifesi", Karaevli ahalisi", "Kürt Taifesi"...gibi. Bütün bunlar göstermektedir ki, Osmanlı Devleti'nde Meşrutiyet'e kadar bir siyasal üst kimlik oluşmamıştır. Nihayet, Kanun-ı Esasi bu ihtiyacı aşağıda görüleceği şekilde karşılamıştır.
   Anayasal bir devlette elbette halkın bir vatandaşlık adı olacaktır. Kanun-ı Esasi de 8. maddede Osmanlı halkının adını belirlemiştir.

Madede 8: Devlet-i Osmaniye tabiiyetinde bulunan efradın cümlesine herhangi din ve mezhepten olur ise olsun bila istisna Osmanlı tabir olunur ve Osmanlı sıfatı kanunen muayyen olan ahvale göre istihsal ve izae edilir.
Artık vatandaşın bir adı vardır. Dini, mezhebi, ırkı, aşireti, boyu, dili ne olursa olsun hepsinin müşterek adı "Osmanlı"dır. Bu anayasal addır. Yani vatandaşlık adıdır.
   
   Böylece Kanun-ı Esasi, vatandaşın adını "Osmanlı" olarak belirtmiştir. Çok fazla dilin konuşulduğu ülkede bir de resmi dil sorunu vardır. Kanun-ı Esasi bu konuda da şöyle demektedir:
Madde 18. Teba-yı Osmaniyenin, hidemat-ı devlette istihdam olunmak için devletin lisan-ı resmisi olan Türkçe'yi bilmeleri şarttır.

   Bu madde ile Türkçe lehine bir gelişme olduğunu söyleyebiliriz. Bu konuyla ilgili olarak Sultan İkinci Abdülhamit'in bir çelişkisine de işaret etmekte fayda vardır.
   Zamanında Türkçülük konusunda önemli gelişmeler olmasına rağmen Sultan İkinci Abdülhamit'in şahsen resmî dilin Türkçe olmasına karşı olduğunu ve Arapça'nın resmî dil olarak kabul edilmesini istediğini Enver Ziya Karal Hoca'nın kitabından öğreniyoruz. Abdülhamit şöyle diyor:
    "...Arapça güzel lisandır. Keşki vaktiyle lisan-ı resmî Arapça kabul olunsa idi. Hayrettin Paşa'nın sadareti zamanında Arapça'nın lisan-ı resmî olmasını ben teklif ettim. O zaman Sait Paşa Başkatip idi. O itiraz etti. Sonra Türklük kalmaz dedi. O da boş idi. Neden kalmasın. Bilakis Araplarla daha sıkı rabıta olurdu. Zaten bizim eskiden evrak-ı resmiyemiz ele alınsa mealini, manasını anlamak için bir tarafa Ahterî Lügatini bilmem hangi kamusu koymalı, öyle ancak güçlükle mana çıkarılabilir..." .

   Öyle anlaşılıyor ki, Padişaha rağmen bir kısım devlet ve fikir adamları resmi dilin "Türkçe" olarak Kanun-ı Esasi'ye yazılmasını sağlamışlardır. Kanun-ı Esasi'nin 68. Maddesinde kimlerin Mebus olamayacakları yazılırken de 3. Fıkra olarak "Türkçe Bilmeyenler" denilmektedir. Yine aynı maddenin son fıkrasında da gelecek seçimlerde "Türkçe okumak ve mümkün mertebe yazmak dahi şart olacaktır" denilmektedir.
    Kanun-ı Esasi ile başlayan ve Türk'ü ve Türkçe'yi yüceltmeyi ve özendirmeyi amaçlayan bu tavır, sonraki yıllarda da devam etmiş, Osmanlı Devleti'nin yıkılması ile birlikte yerine kurulacak devlette ise "Esas Fikir" olmuştur. 30 Ekim 1922 tarihinde Büyük Millet Meclis aldığı bir kararla Osmanlı Devleti'nin yıkılmış olduğunu ve onun yerine Türkiye Hükümetinin kaim olduğunu ifade ve kabul etmiştir. Karar aynen şöyledir:

Karar No: 307                 Karar tarihi: 30.10.1338 (1922)

   "Osmanlı İmparatorluğunun münkariz olduğuna ve Büyük Millet Meclisi Hükümeti teşekkül ettiğine ve yeni Türkiye Hükümetinin Osmanlı İmparatorluğu yerine kaim olup onun hudud-ı millî dahilinde yeni varisi olduğuna ve Teşkilat-ı Esasiyye Kanunu ile hukuk-ı hükümrani milletin nefsine verildiğinden İstanbul'daki padişahlığın madum ve tarihe müntakil bulunduğuna ve İstanbul'da meşru bir hükümet mevcut olmayıp İstanbul ve civarının Büyük Millet Meclisi'ne ait ve binaenaleyh oraların umur-ı idaresinin de Büyük Millet Meclisi memurlarına tevdi edilmesine ve Türk Hükümeti'nin hakk-ı meşru olan makam-ı hilafeti esir bulunduğu ecnebilerin elinden kurtaracağına karar verildi" .
    Görüldüğü gibi 30 Ekim 1922 tarihi itibariyle Büyük Millet Meclis açıkça bir "Türk Hükümeti"nden bahsetmektedir. Bu seyir, imparatorluktan milli devlete (Ulus Devlet) geçişi göstermektedir.
    24 Ocak 1924 tarihli Teşkilat-ı Esasiyye Kanunu'nda (Anayasa) ise artık açıkça milletin adı konulmuştur. Bu "TÜRK"tür.
Madde 88. Türkiye ahalisine, din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle (Türk) ıtlak olunur. Türkiye'de veya hariçte bir Türk babanın sulbünde doğan veyahut Türkiye'de mütemekkin (ikamet eden)bir ecnebi babanın sulbünden Türkiye'de doğup da memleket dahilinde ikamet ve sinn-i rüşte vusulünde ( 18 yaşına eriştiğinde) resmen Türklüğü ihtiyar eden veyahut Vatandaşlık Kanunu mucibince Türklüğe kabul olunan herkes Türk'tür. Türklük sıfatı kanunen muayyen olan ahvalde izae edilir (kaldırılır).

    1961 Anayasası da 54. Maddesinde Devletin ve vatandaşın adını Türk olarak zikretmektedir.

Madde 54. Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk'tür.
1982 Anayasası da aynı şekilde devletin ve vatandaşın adını "Türk" olarak zikretmektedir.
Madde 66.Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk'tür.

Sonuç Ve Değerlendirme
   
    Buraya kadar yaptığımız tespitlerde Osmanlı'dan Cumhuriyete Türk ve Türklük kavramlarıyla ilgili olarak özet bilgiler sunduk ve gördük ki, Osmanlı Devleti'nin son 50 yılına gelininceye kadar Türk denilince bu günkü manada bir millet anlaşılmıyor ve daha ziyade kırsal kesimde yaşayan, okur yazarlığı olmayan, şehir kültüründen uzak, devlet idaresinden ve işlerinden anlamayan bir halk akla gelmektedir. Yine Osmanlı Devleti'nde esasen her milletten milliyeti esas alınarak bahsedildiği halde bir Türk Milleti'nden bahsedilmediğini, kaynaklarda böyle bir tanıma rastlanmadığını söyledik. Fakat özellikle Balkan savaşlarından sonra Osmanlı teb'ası azınlıkların işgalcilerle işbirliği yaparak kendi milli kimlikleri etrafında bağımsız devletler kurmaya kalkışmaları ve bunu da büyük ölçüde başarmaları Osmanlı Devleti'nin Türk halkını da uyandırmış ve 1913 yılından itibaren Türkçülük hareketi hız ve ivme kazanmıştır. İstiklal Savaşı ise bütünüyle manevi gücünü Türklükten ve Türk Milliyetçiliğinden almıştır. Birinci Dünya Savaşında Osmanlı Devleti'nin İslam ahalisi olan Arapların ve Arnavutların da yaygın surette işgalcilerle işbirliği içine girmiş olmaları ve kendi milliyetleri doğrultusunda hareket ederek Türklerle bir arada yaşamak istememeleri de bir "İslam Milleti"nin pratikde varolamayacağını göstermiştir. İşte bu tecrübeleri büyük acılarla yaşamış olan Türk Milleti, tarihteki horlanmışlığını ve yalnız gayr-ı müslim halktan değil, islam ahaliden de gördüğü ihaneti telafi ve bertaraf edercesine Türklüğüne daha sıkı sarılmış ve milliyetini öne çıkararak yeni devletini kurmuştur. Bu devletin adı Türkiye Cumhuriyeti'dir. Vatandaşının adı da Türk'tür. Toprağının adı ise Türkiye'dir. Dili de Türkçe'dir. İşte bundan sonraki bütün gelişmeler bu istikamette olmuştur ve olmaya da devam etmektedir. Nedir bu gelişmeler? Önce her Türk (Türk vatandaşı) devletiyle gurur duyacaktır. Onunla övünecektir. O'nu yüceltmek için çalışacaktır. Tarihini iyi öğrenecek, atalarının yaşadığı acıları ve gördüğü ihanetleri unutmayacaktır.
    1923'ten sonra başta Ulu Önder, en büyük Türk Atatürk olmak üzere, devletimizi kuran kadronun hemen hemen tamamında bu duygular hakimdir. Tarihte "Türk, Yörük, Çingene, bî-din ve bî-mezhep..." diye sıralanan ve devşirmelere göre işe yaramaz adamlar, 1918-1922 yılları arasında verdikleri mücadeleyle zamanın en güçlü devletlerini yenmişler ve yeni bir devlet kurmuşlardır. O devletin vatandaşları artık o işe yaramaz adamlar değil, emperyalizmin zincirlerini kıran ve dünyanın mazlum milletlerine örnek olacak bir istiklal savaşını zaferle sonuçlandıran yüksek meziyetli Türklerdir. Her Türk bu kahramanlığıyla övünecektir. Bu onun hakkıdır.
    Bir kere daha tekrar edelim ki, bu Türk, İstiklal Savaşını kazanan ve Türkiye Cumhuriyetini kuran halkdır. 1924 tarihinden beri anayasalarımızın değişmez maddesi olarak yer alan ve Türkiye Cumhuriyeti'nin vatandaşları olan insanlardır. İşte bunun için Mustafa Kemal edebî değer açısında bir şaheser kabul edilen ve 1927 yılında okuduğu Büyük Nutkunun sonuna koyduğu "Gençliğe Hitabe"sine " Ey Türk gençliği!" diye başlamıştır. 1933 yılındaki nutkunun da sonunu "Ne Mutlu Türküm Diyene!" diyerek bitirmiştir. Bir çok konuşmasında vurguladıktan başka, bu iki nutukda Mustafa Kemal'in "Türk"ü övmesi ve yüceltmesi, şüphesiz tarihte Türk'ü horlayan zihniyetle bir hesaplaşmasıdır. Egemenliğine ve istiklaline kast eden düşmanların karşısına canı ve kanıyla çıkan Türk'ün, gösterdiği bu kahramanlığın haklı gururunu taşımasını ve bunun da nesilden nesile aktarılmasını isteyen Mustafa Kemal, 1 Mart 1922 tarihinde Meclisi açarken yaptığı konuşmada " Türk çocuklarına görecekleri tahsilin hududu ne olursa olsun en evvel ve her şeyden evvel milli benliğine düşman unsurlarla mücadele lüzumu öğretilmelidir" demiştir. Bu gün Mustafa Kemal'in bu vasiyetini yerine getirmekle görevli insanların başında her halde Milli Eğitim Bakanı olarak sayın Hüseyin Çelik gelmektedir. Vatandaşlarımızın adının Anayasamızda açıkça "Türk" olarak belirtilmiş olmasına rağmen, Türk çocuklarının her sabah okullarına "Türküm" diye başlayan bir "Ant"la başlamalarını alaya ve hafife alarak Türk Milleti'ni istiskal sayılabilecek bir tutum sergilemesi sadece Türk Milleti'nin bütünlüğünden, halkımızın birlik ve beraberlik içinde bulunmasından rahatsız olan düşmanlarını sevindirmiştir.    Şurası gayet açıktır ki, yukarda Mustafa Kemal'den aldığımız veciz sözlerin muhatabı asla ve asla Türkiye'de yaşayan, fakat ana dili farklı olan insanlar değildir. Ne Kürtlerdir, ne Çerkezler ne de başkaları. Bu sözler tarihte Türk'ü horlayan ve ona kendi milliyetini unutturan zihniyete karşı söylenmiştir. Ant'daki sözlerin sahibi, Çanakkale'de, Sakarya'da, Dumlupınar'da, yan yana savaşan, birbirinin kucağında şehit düşen, sonra Türkiye Cumhuriyetini hep birlikte kuran büyük Türk Milleti'dir. O miletin evlatları da her sabah okuluna başlarken "Türküm, Doğruyum, Çalışkanım..." diyerek bu hakikati haykırmaktadır ve haykıracaktır. Türklüğü ile gurur duyan insanların bundan bir rahatsızlıkları da yoktur. Bu onun tarihi unutmamasını ve o acıları bir daha yaşamamasını sağlayacaktır.
    Şimdi gelelim Millî Eğitim Bakanı Sayın Hüseyin Çelik'in elem verici konuşmasına. Bir defa, her sabah okullarımızda söylenen "ANDIMIZ"a karşı çıkacak en son kişinin Milli Eğitim bakanı olması gerekir. Zira, Türklük fikrinin ve düşüncesinin nesilden nesile aktarılmasını sağlayacak olan okullarımızdır. İşte bunun için yaklaşık olarak 70 yıldan bu yana bu AND" söylenmektedir. Ayrıca dersliklerde duvara asılması 3 zorunlu tablo vardır ki bunlardan birisi de Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi'dir. Diğerleri de Atatürk portresi ve İstiklal Marşı'dır. Her dersliğin duvarında "Ey Türk gençliği" diye başlayan bir nutuk dururken Milli Eğitim Bakanı nasıl olur da "Türk" sözüne aykırı bir beyanda bulunur??? Bunun, Türkiye'nin devleti ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne kast edecek iç ve dış düşmanlarımızı cesaretlendireceğini, nasıl olur da düşünemez. Böyle gaflet olur mu!!!
    Bu yazıyı şöyle bitirmek her halde en doğrusu olacaktır. Milli Eğitim Bakanı'nın o meş'um ve talihsiz konuşması her halde ülkemizin bazı bölgelerindeki okullarda ayrılıkçı ve bölücü fikir ve düşünce sahiplerini yüreklendirmiştir. Belki de, en azından bazı bölgelerde, Andımız'ın söylenmesi terk edilecektir. Bazı İlköğretim Okulu öğretmen ve idarecileri Andımız'ı söyletmek konusunda zorluklarla karşılaşacak, bazı öğrenciler andımızı söylemek istemeyeceklerdir.
Fakat unutmayalım ki, dersliklerin duvarlarında o tablolar durdukça, her Türk çocuğu milli benliğine saldırının nereden geleceğini açıkça görecektir. O tabloda Mustafa Kemal'in hitabesini Türk gençleri her gün her saat okuyacaklar ve her okuduklarında şu cümleyle bir kere daha irkileceklerdir.
"...Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde iktidara sahip olanlar, gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini müstevlilerin siyasî emelleriyle tevhid edebilirler..".
    Eğer ANDIMIZ uygulaması şu veya bu şekilde kaldırılacak olursa, her Türk çocuğu Atatürk'ün yukarıdaki sözünü "ANDIMIZ" olarak her gün tekrar edecektir!

< - Geri Dön

ÖZ GEÇMİŞ
İLETİŞİM
ZİYARETÇİ DEFTERİ
DİĞER BAĞLANTILAR
ANASAYFA
Vefat ve Teşekkür
GERİ DÖN
Ziyaretçiler
Toplam :   1695199
Bugün :   151
Aktif :   151

Örnek Köy


Anasayfa | Makalelerim | Kitaplarım | Güncel | Anketler | Yazılarım | Tartışalım | İletişim | Ziyaretçi Defteri | Öz Geçmiş

Web Tasarım: www.linearyazilim.com