AB KARŞISINDA MİLLİ DEĞERLERİN KORUNMASI
< - Geri Dön Eklenen Yorumlar Yorum Ekle 

GİRİŞ

    Türk Milleti, tarihin kendisine yüklediği bir misyon olarak, gözünü ve yönünü hep batıya çevirmektedir. Batı yönünde ilerlemek tarihte olduğu gibi bu gün de milletimizin başlıca hedefidir. Malazgirt Zaferi'nden sonra (1071), Müslüman Türklerin sistematik olarak Anadolu'ya gelmeye başlaması ve yeni bir yurt arayışı ile birlikte Türkistan'dan boylar halinde gelen ecdadımız gerek resmi otoritelerin zorlaması ve gerekse kendi istek ve arzuları sonucu Anadolu coğrafyasında hep batı yönünde ilerlemeler göstermiştir. 1071 yılında Bizans devletinin gücünü kırarak Anadolu'yu kendisine yurt edinen Türk Boyları, zaferden 5 yıl sonra Adalar Denizi'ne erişmeyi başarmışlardır. Anadolu Selçuklu Devleti adında kurulan ve büyük bir medeniyet kuran Selçuklulardan sonra bu bölgenin idaresini ele alan Osmanlı Devleti de bilindiği gibi Batı Anadolu topraklarında ve Müslümanlıkla Hıristiyanlığın sınırında doğmuştu. Egemenlik hakkını kazandığı günden itibaren Osmanlı devletinin de hedefi batıydı ve o da 4 yüzyıl boyunca batı yönünde ilerlemesini sürdürdü. Kuruluş ve Yükselme dönemleri incelendiğinde Osmanlı devletinin bir "Anadolu-Balkan" devleti olduğu açıkça görülecektir.
    Başlangıç dönemlerinde, Hıristiyan dünyasını İslam ile tanıştırmak ve onlara Allah'ın adaletini götürmek şeklinde kendilerine bir misyon seçen Osmanlı Türkleri, duraklama ve gerileme dönemlerinde de Batı'da ortaya çıkan ve gelişen yüksek medeniyet değerlerinden faydalanmak istemiştir. Bunlar ilim, fen ve teknoloji alanında oluşan değerler olabildiği gibi sosyal ve siyasal hayata ait değerler de olmuştur. 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı devletinde görmeye başladığımız Islahat ve yenilik hareketlerinde çoğunlukla Batı Avrupa devletlerinin bir kısım sistemlerinin örnek alındığını ve hatta taklit edildiğini biliyoruz. 1830 yılında Sultan İkinci Mahmut'un Kaptan-ı Deryalarından Halil Paşa'nın şu sözü ise 19. yüzyıl başlarında Osmanlı devletindeki "Batılılaşma Özlemi"nin hangi boyutlara vardığını göstermektedir.
    "Eğer Avrupa'yı taklide teşebbüs etmezsek bizim için Asya'ya dönemkten başka çare kalmadığına artık iyice inandım" .
   Görüldüğü gibi, Osmanlı devleti belli bir zamandan sonra hayatiyetini Avrupa devletleri sisteminini benimsemekte görmeye başlamıştı. Zaten bir müddet sonra da Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı olarak bildiğimiz belgelerle ve Meşrutiyet Dönemi olarak adlandırdığımız dönemlerdeki Anayasa hareketleriyle Osmanlı devleti Avrupalı devletlerin Eğitim, İdare, Askerlik, Sosyal ve Siyasal Hayat ile Ekonomi alanındaki tüm sistemlerini ya olduğu gibi almaya ya da kendi bünyesine uydurmaya başlamıştır. Böylece 20 Yüzyıl başlarına gelindiğinde Osmanlı devletinde pek çok aydın, devlet ve siyaset adamı, ancak Batılı bir devletin yardımıyla hayatiyetimizi sürdürebileceğimize inanmış vaziyette idiler.

A-    CUMHURİYET DÖNEMİ TÜRKİYE-AVRUPA İLİŞKİLERİ

   Milli Mücadele Dönemi olarak adlandırdığımız 1918-1922 yılları arasında Türkiye-Avrupa Devletleri ilişkileri savaşın çizdiği sınırlar içinde gelişmiştir. Bu dönemde Türkiye Büyük Önder Musatafa Kemal'in tayin ettiği "Cepheleri Böl ve Küçült" politikasını uygulamıştır.16 Mart 1921 tarihinde Rusya ile imzalanan Moskova Antlaşmasıyla Doğu Cephesi, 20 Ekim 1921 tarihinde Fransa ile imzalanan Ankara Antlaşmasıyla da Güney Cephesi savaşmadan güvenlik altına alınmıştır. Her iki antlaşma da birer diplomatik zaferdir.Zira,bu antlaşmalarla yeni bir ruh ve yeni dünya görüşü ekseninde kurulan Türkiye devleti, Birinci Dünya Savaşı'nın üçlü İtilaf Devletlerini birbirinden ayırmış oluyordu. Bölünen ve küçülen cephelerde İstiklal Savaşı başarıyla devam ediyor ve 9 Eylül 1922 tarihinde Türk Ordusunun zaferiyle sonuçlanıyordu. İşte bu tarihten sonra Türkiye'nin Avrupalı devletlere ve Avrupa medeniyetine bakışı yeni bir açı kazanmıştır. Bu, Osmanlı devletinin bakış açısı değildir. Osmanlı devleti, Avrupa karşısında sürekli ezilmiş ve yenilmiş bir devlet psikolojisi taşırken, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti, Avrupalı devletlerin karşısında 10 yıl süren bir savaşı zaferle bitrebilmenin gururu ve kazandığı özgüveni ile çıkmıştır. Lozan müzakereleri ve antlaşması bu psikolojinin dışa vurduğu bir zamandır.
   Cumhuriyet Dönemi Avrupa ilişkilerinde Türkiye'de hakim politika "Millilik"tir. Osmanlı devletinden intikal eden ne kadar Avrupa müessesesi varsa hepsi millileştirilmiştir. Lozan Görüşmeleri için yola çıkan İsmet Paşa başkanlığındaki Türk heyetine T.B.M.M. Hükümetinin verdiği talimatın 12. maddesi aynen şöyledir:
12.    Müessesat-ı Ecnebiyye : Kavaniimize tâbi olacaktır .
   Lozan'da Türk heyeti bu isteği Avrupalı muhataplarına kabul ettirmiş ve Türkiye'de bulunan ve Osmanlı devletinden intikal edip gelen bütün kuruluşlar- Yabancı Okullar, İşletmeler, Bankalar- millileştirlmiştir. Bu olay, zaman zaman Avrupa devletleri ile Türkiye'nin arasının açılmasına da sebep olmuştur. Özellikle Fransa, Türkiye'de açmış olduğu okulların Türk Milli Eğitim Bakanlığının kontrolüne girmesine ve okulların millileştirlmesine şiddetle karşı çıkmıştır. Fakat Türkiye politikasını değiştirmemiş ve okullar millileşmtirlmiştir. Çünkü, Türkiye millileştirme hareketini Egemenliğinin gereği olarak kabul etmiştir. 1924 yılında İstanbul'da bulunan ve 12500 öğrencisi olan 36 okul kapatılmıştır . Bu okullar hakkında zamanın basınında pek çok yazı yayınlanmış ve okulların Türk Maarif sistemi içine çekilmesi ve egemenliğe aykırı görüntü ve hatta varlığının sona erdirilmesi istenmiştir. Bunlardan birisi de Mehmet Asım Bey'dir. Vakit Gazetesinde yazdığı yazıda şöyle demektedir:
    "...Hükümetçe verilen bir karar ile bazı Fransız mektepleri set edilmiştir.Papaz mekteplerinin bu suretle set edilmesi, mektep idareleri tarafından Türkiye Cumhuriyeti'nin takip ettiği terbiye-yi umumiyye ve maarif siyasetine mugayir hareket olunmasından neşet etmiştir..." .
    Türkiye Milli değerlerine ve egemenliğine karşı hiçbir oluşuma izin vermiyordu. Fransız okullarının kapatılması Türkiye ile Fransa arasında ililişkilerin iyice bozulmasına sebep oldu. Fakat Türkiye Milli Egemenlik konusunda asla taviz vermiyordu. Yaklaşık 6 sene süren bu soğukluk, 1930 yılında Fransa Meclis Başkanı Edouard Herriot'nun Türkiye'yi ziyaretiyle kısmen yerini sıcak ilişkilere bırakmıştır. Türkiye'nin Avrupa devletleri ile olan ilişkilerine küçük bir örnek sayılabilecek bu durum, Cumhuriyet Dönemi hükümetlerinin Avrupa devletleri karşısındaki onurlu duruşlarını gösteriyordu. Ekonomik bakımdan son derece zor şartlar içinde yaşayan Türkiye, bir taraftan uzun savaş yıllarının bıraktığı yaraları sararken, diğer taraftan da Milli Onurunun korunmasına azamî dikkat gösteriyordu.
    İkinci Dünya Savaşı belirtilerinin ortaya çıktığı günlerde ise, Avrupa devletleri için büyük bir medeniyet veinsanlık dersi sayılabilecek bir politika izlemeye başlıyor ve Almanya'dan kaçan ve medeni Avrupa'da (!) sığınacak başka bir ülke bulamayan bir kısım ilim adamlarına Türkiye üniversitelerinin kapılarını açıyordu. Öyle anlaşılıyordu ki, Türkiye, Avrupa'nın ilim ve fennini izliyor, onu bir an evvel alıp yurda getirmek istiyor, fakat bunu yaparken de Avrupa karşısında Türklerin aşağılık duygusuna kapılmasına yol açacak teşebbüslerden özenle kaçınıyordu.Yahudi asıllı Alman ilim adamlarının yanında dünyaca ünlü Kazanlı devlet adamı ve tarihçi Zeki Velidi Togan da, İstanbul Üniversitesinde Türk Tarihi kürsüsünün başına getiriliyordu. Böylece Türkiye Doğu ve Batı'dan ilim adamlarının birlikte ders verdikleri bir dünya devleti olma yolunda önemli bir hamleyi başlatmış oluyordu.
    Türkiye'nin izlediği onurlu ve kucaklayıcı politikalar onu, Balkanlarda ve Ortadoğu'da dostluğu aranan bir devlet durumuna getirmişti. Türkiye "Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" politikasını başarıyla sürdürüyordu.
    İkinci Dünya Savaşı yıllarında da Türkiye politikasını değiştirmedi. Tarafsız kaldı ve Avrupalı develetlerin kendi aralarındaki rekabete ve savaşa karışmadı. Siyasal durumu pragmatik açıdan değerlendirdi ve Hatay Meselesini kendi istediği şekilde ve kesin olarak çözdü. 1939 yılında Hatay Türkiye`'in bir vilayeti oldu. Savaştan sonra dünyada demokrasi rüzgarları esmeye başladı. Türkiye bu akıma çabuk uyum sağladı. 1946 seçimlerine iki parti olarak girildi. 14 Mayıs 1950 yılında yapılan genel seçimlerde ise ilk defa halk iradesiyle iktidar değişikliği oldu.

B-     AVRUPA KENDİ İÇİNDE BÜTÜNLEŞMEYE GİDİYOR

   İkinci Dünya Savaşının yıkıcı etkilerinden kurtulmuş olan Avrupa, kendi arasında başlangıçta ekonomik fakat daha sonraları siyasal bütünlüğe gidecek olan bazı işbirliği kuruluşları oluşturmaya başladı. Bunların ilki, bir dizi konferanstan sonra 18 Nisan 1951 tarihinde imzalanan bir antlaşmadır. Bu antlaşma 25 Temmuz 1952 tarihinde Kömür, Demir ve Çelik ortak pazarının açılmasıyla yürürlüğe girmiştir. Avrupa Kömür-Çelik Topluluğu adını alan bu oluşumda Almanya,Belçika, Hollanda,Fransa, İtalya ve Lüksemburg bulunuyordu. Topluluğun doğal olarak liderliğini Almanya yapıyordu. Zira Almanya hem kömür ve demir-çelik üretiminde önde bulunuyor, hem de nüfus olarak diğerlerinde fazla idi. Almanya böyle bir ortaklığı gerçekleştirmekle bir başka menfaat daha elde etmiş oluyordu ki, o da, İkinci Dünya Savaşındaki düşmanlarını, özellikle de Fransa ve İngiltere ile artık dostluk dönemini başlatmış oluyordu. 21 Aralık 1954 tarihinde İngiltere ile de bir antlaşma imzalandı ve 23 Eylül 1955 tarihinde İngiltere de Kömür-Çelik Birliğinin üyesi oldu.
    Kömür-Çelik Birliğiçortakları 25 Mart 1957 tarihinde Roma'da toplanarak Avrupa'nın geleceğini konuştular. Varılan karar gereği bir antlaşma imzalandı ve 1 Ocak 1958 tarhinde yürürlüğe girdi. Yeni antlaşma ile oluşturulan birliğin adı Avrupa Ekonomik Topluluğu ( AET) oldu. Bundan sonra Batı Avrupa devletleri yavaş yavaş ekonomik bütünleşme yanında siyasal bütünleşme girişimlerinde de bulunmaya başladılar ve 1987 yılı Mastriht (Hollanda) toplantısında Batı Avrupa Devletleri hem genişleme kararı aldı hem de tam anlamıyla siyasal birliğe dönüştü. Artık Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) yok, Avrupa Birliği (AB)var. AB sınırlarını da genişletti. Yunanistan'ın(1981), İspanya'nın( 1986) ve Portekiz'in (1986) birliğe dahil olmaları sonucu üye sayısı 15'e yükselen birlik, 1 Ocak 1999 tarihinden itibaren para birliğine de geçerek EURO'yu kullanmayabaşladı. Sadece İngiltere para birliğinin dışında kaldı. Böylece merkezini Batı Avrupa devletlerinin oluşturduğu AB, doğuya doğru genişleyerek Yunanistan ve Batıda en uç noktaya uzanarak İspanya ve Portekiz'i almak suretiyle Avrupa'nın tamamını alabileceğini göstermiş oldu.
   Avrupa Birliği, artık açıkça görmemiz gerekir ki, Avrupalı devletlerinin birbirleriyle daha kolay ve karlı ticari faaliyetlerde bulunmalarını sağlayacak bir ekonomik işbirliği, ya da ticaret ve iş ortaklığı değildir. Avrupa Birliği, ekonomik olmaktan çok, siyasi ve askeri bir işbirliğidir ki, bir zaman sonra sınırları Avrupa'yı aşabilecektir. Başlangıçta Batı Avrupaile sınırlı olan topluluğun bu gün Yunanistan'a kadar bütün Balkan ülkelerini içine aldığını ve ya almakta olduğunu, bir taraftan da Kıbrıs Adasına gözünü dikerek Doğu Akdeniz hakimiyetini istemiş olduğunu asla unutmamak lazımdır. Doğu Akdeniz Ortadoğu enerji kaynaklarını kontrol edebilecek oldukça stratejik bir coğrafi konuma sahiptir. Kıbrıs adası da bu coğrafyanın kapısı hükmündedir. Kıbrıs Adasının bütün halinde AB'ye üyeliği tamamlandıktan sonra, Türkiye Anadolu yarımadasında bir Ortodoks kıskacı içine alındıktan başka, üç tarafı denizlerle çevrili olmasına rağmen hareket alanı iyice daraltılmış olacaktır. Ege adaları Kıbrıs adasıyla bütünleşince AB Akdeniz hakimiyeti de gerçekleşmiş olacaktır.

C-    AB - TÜRKİYE İLİŞKİLERİ
   
    Türkiye'nin AB üyeliği macerası bu gün için 43 yılını doldurmuştur. 1959 yılında Avrupa Ortak Pazarına girmek için müracaat eden Türkiye, 4 yıllık bir aradan sonra 12 Eylül 1963 tarihinde Ankara Antlaşmasıyla "Avrupa'nın Üyesi Olma" sürecini başlatmış oldu. Fakat aradan geçen zaman içinde Türkiye bir türlü Avrupa üyeliği konusunda objektif kriterler bulamadı. Geçen zaman içinde ortaya çıkan her sorun, Türkiye için bir engel oluşturdu. Mesela ilk müracaatta adı bile anılmayan Kıbrıs Sorunu bu gün Türkiye için AB karşısında çözülmesi gereken en ciddi meseledir.
    AB sürecinde Türkiye her zaman artırılabilen, fakat onların istediği kesin çözümü asla olmayan ve muhtemelen de olmayacak olan bir kriterler manzumesi ile karşılaşmaktadır. Bunlar: a) Siyasal Kriterler, b) Sosyal Kriterler, c) Ekonomik Kriterlerdir. Fakat önümüzdeki yıllarda hangi siyasal sorunlarla karşılaşacağımızı bilemediğimiz için şu anki sorunları çözsek bile müstakbel sorunlar yüzünden işimiz zor görünmektedir.
Şu gerçeği de unutmamak lazımdır ki, Türkiye aradan geçen 43 yıllık zaman içinde sorunlarını çözen değil, yeni sorunlar üreten bir ülke olmuştur. İşssizlik, köyden şehire göç, çarpık şehirleşme ve gecekondulaşma, üniversiteye giriş gibi bir kısım sorunlar 1963 yılındaki yaşanılan seviyesinden daha da ağırdır. Siyasal katılımcılık alanında da bugün Türkiye'nin yaşadığı sorunlar 40 yıl öncesinden daha da ağırdır. 1960lı ve 70 li yıllarada barajsız seçimlerle siyasal katılımcılıkda her görüşün parlamentoya yansımasına izin ve fırsat veren Türkiye bu gün % 10 gibi çok yüksek bir barajla siyasal katılımı, hiçbir AB ülkesinde olmadığı şekilde engellemektedir. Son 3 Kasım 2002 seçimlerinde halkın %46 sının tercihi parlamentoya yansımamıştır.
    Türkiye'nin AB üyeliği önünde Türkiye'den kaynaklanan problemler yanında AB ülkeleri yönünden gelen engellemelerin daha fazla olduğuna şüphe yoktur. Bugün AB üyesi ülkeler, Ekonomi, Siyasal Hayat, Sosyal Hayat ve İnsan Hakları gibi daha somut konular yerine, düşünsel ve ideolojik ve kültürel konulara daha çok önem verdiğini, AB üyeleri arasında sanki bu alanlarda bir homojenite aradığını, açıkça söylemeseler bile hissettirmektedirler. Son 12 Aralık 2002 görüşmeleri göstermiştir ki, Türkiye AB kriterlerini hiçbir zaman yerine getiremeyecektir. Çünkü bu kriterler sabit ve duran değil, hareketli ve yürüyen kriterlerdir. Yukarıda da söylediğimiz gibi, bugün istenilenleri yapabiliriz, fakat yarınki istekleri bilmiyoruz.
    Türkiye, tıpkı Osmanlı devletinin son yıllarında yaptığı gibi, devletler arası rekabetten yararlanarak bir şeyler elde etmeğe uğraşmaktadır. Bunun için Hükümet yetkilileri Amerika Birleşik Devletlerine sık sık giderek AB konusunda yardım talep etmekte ve hatta ABD'nin AB üzerine baskı yapmasını istemektedirler. Böyle politikalar zaman zaman küçük çaplı menfaatler temin etse bile, uzun vadede başka sıkıntılara sebep olacağı için Türkiye açısından kabule şayan olamazlar. Bilindiği gibi 1878 yılında Rus tehdidine karşı İngiltere'nin Kıbrıs adasına yerleşmesine ve orada askeri üsler kurmasına izin verilmişti. Sonucu biliyoruz. Kıbrıs da o gün elimizden çıkmıştı. Bu gün ABD'den yardım istenilirken verilen tavizler, yarın daha büyük zararlara sebep olabilir.

D-      AB ÜLKELERİ ÇİNDE GRUPLAŞMA BELİRTİLERİ

   İngiltere'nin Avrupa parası olan Öro'yu benimsememesi ile ortaya çıkan bir gizli rekabet, son 12 Aralık görüşmelerinde İngiltere'nin Türkiye tezini desteklemesi suretinde tecelli etti. Aynı şekilde ABD Başkanı Corc Buş'un da Türkiye yanında yer alması gösterdi ki, Ab içinde ve AB karşısında dünyada yavaş yavaş bir gruplaşma meydana gelmektedir. Bu gruplaşmanın kutuplarının Anglo-Sakson ve Cermen merkezli olacağı artık açıkça görülmektedir. 80 milyonluk nüfusu ve dev ekonomisi ile AB yönetimini hemen hemen elinde bulunduran Almanya karşısında İngiltere dışarıdan ABD, ve adaylar arasında da Türkiye'yi yanına alarak Almanya'nın baskısını dengeleyebilmenin yollarını aramaktadır. Yunanistan üzerinde tarihten gelen etkisi 12 Aralık görüşmelerinde ortaya çıkmış ve Yunanistan hiç beklenmeyen bir şekilde Türkiye'yi desteklemeye başlamıştır. Fakat Fransa'nın da desteğini alan Almanya'nın dediği olmuştur. AB içinde Yunanistan, Danimarka ve İtalya gibi İngiltere yanında yer alabilecek ve dolayısıyla Türkiye'yi destekleyecek ülkeler olduğu gibi, gözü kapalı Almanya'yı destekleyecek Avusturya gibi ülkeler de vardır. Mayıs 2004 tarihinde AB üyesi olacak 10 ülke üzerinde propaganda faaliyetleri bütün hızıyla sürmektedir. Mayıs 2004 tarihinden sonra 25 ülkeli, sonraki birkaç yıl içinde de Bulgaristan ve Romanya'nın girmesiyle 27 ülkeli bir AB, sadece Avrupa kıtasında değil, Asya'nın da önemli bir bölümünü kontrol altına alabilecektir. Bu ülkelerin başında da Ortadoğu ülkeleri gelmektedir. İşte bu aşamadan sonra - zamanlama olarak önümüzdeki 10-15 yıl- Türkiye ve Türkistan üzerinde belki de savaşlara sebep olabilecek bir yeni-sömürgecilik mücadelesi yaşanacaktır. İşte bu dönemde Rusya'nın konumu yeniden önem kazanacaktır. Ortaasya Türk devletlerinin kontrol edilebilmesinde Avrupa'nın ileri karakolları içinde en önemlisi Ermenistan, ABD'nin ise Afganistan veya Gürcistan olacaktır. Rusya'nın nerede duracağı şimdiden belli değildir, fakat onun da hem AB'den hem de ABD'den önemli tavizler koparacağı düşünülmelidir. Önümüzdeki birkaç yıl içinde Balkanlarda AB üyesi olmayan belki birkaç devlet kalacaktır ki, bunlardan birisi de Sırbistan (Yugoslavya)dır. Sırpların, Rusya ile müşterek hareket etmeleri için pek çok sebep vardır. Tarih tekerrür ederse şaşmamak lazımdır. Almanya'nın da Rusya karşısında kullanabileceği Hırvatistan vardır. Geçtiğimiz yüzyılın başındaki siyasal yapılanma hâlâ orada durmaktadır.

E-      TÜRKİYE AB'NİN NERESİNDEDİR?

   Bu günkü duruma bakarak söyleyecek olursak Türkiye AB'nin karşısındadır. Herşeyden önce ekonomik göstergeler itibariyle AB ve Türkiye arasında kapanması çok zor bir mesafe vardır. Fert başına düşen milli gelir ortalaması 15 Bin Dolar üzerindeki bir AB ile 2 Bin Dolar seviyesindeki Türkiye'nin uyuşması mümkün değildir. Ayrıca, %2 üzerindeki bir nüfus artışı mevcut 70 milyonluk nüfusla da birleşince de önümüzdeki 10 yıl içinde Türkiye'nin Avrupa'nın en kalabalık ülkesi olacağı gerçeği karşımıza çıkmaktadır. Bu durum bir tek açıdan AB'nin ilgi alanı içine girer ki, o da büyük bir pazar olma özelliğidir. İşte AB'nin Türkiye'ye vereceği tavizlerin gerçek sebebi budur. Bunun dışında Türkiye, gerek ekonomik, gerekse demografik yapısından dolayı AB için olsa olsa bir korku kaynağı olur. 12 Aralık görüşmeleri öncesinde Fransa Cumhurbaşkanı Jak Şirak'ın "Türkiye'nin girmesi AB'nin sonu olur" cümlesi bu korkuyu ifade etmektedir.
   Ekonomik göstergelerin düzeleceğini ve ülkemizde de milli gelirin 5 Bin Dolar üzerine çıkacağını bir an için kabul etsek bile, AB önümüze siyasal değil, fakat kültürel kriterler koyacaktır. Günümüzün yükselen değerleri ve hukuk sistemleri içinde her ne kadar dinin sosyal hayat üzerindeki etkileri azalmış gibi görünse de, Avrupa'nın şuur altında "Haçlılık Ruhu" bütün canlılığı ile yaşamaktadır. Bunu görmezlikten gelmek veya önemsememek de doğru değildir, çok büyüterek bir "Medeniyetler Savaşı" sebebi olur şeklinde düşünmek de doğru değildir. Bu basit bir gerçektir ve öyle kabul edilmelidir.

Türkiye AB Ülkeleri İle Ayrı Dünyalarda mı Yaşıyor?

   Türkiye Giriş bölümünde de bahsettiğimiz gibi Türkistan'dan (Ortaasya'dan) ayrıldıktan sonra kendisini Batı dünyasının bir parçası olarak görmüştür. Fakat burada Türklerin kendilerine yükledikleri misyon önemlidir. İşte bu misyon bizim tarihimizin Hilal-Haç mücadelesi olarak şekillenmesine yol açmıştır. Büyük Taarruzdan sonra Yunan ordularının yenilmiş olarak batıya doğru kaçması yurt genelinde duyulduğu zaman Konya'da yayınlanan Öğüt gazetesinde şu şiir çıkıyor:

Millet yine şakı şevk ile saçtı bugün,
Kahpe Yunan korktu da yel gibi kaçtı bugün.
Kalmadı zulmet garba kaçan Haç'dı bugün,
Öldü sanılan Türk kızdı da taştı bugün.
Oh! Ne saadet bak ufk-ı hilal bak açtı bugün,
Kahraman ordu nusret yolunu açtı bugün.

   Görüldüğü gibi Türk halkı ordunun zaferini Hilal'in Haç'a galebesi olarak değerlendirmektedir. Son 10 asırlık Türk tarihi bu değerlerle donatılmıştır. İşte bu sebepten dolayı, Türk-Avrupa ilişkileri tarihi bir kenara bırakarak tanzim edilemez. O halde Avrupa ile hangi dünyayı paylaşacağız? İşte bu Cumhuriyetin bize kazandırdığı evrensel değerlerle donatılmış bir hür dünyadır. Orada demokrasi değerleri, hukuk değerleri, bilimin değerleri ve insanın değerleri vardır. Dinî değerler de , millî değerler de insanî değerler olarak kabul edildiği için asla savaş veya ayrılık sebebi olamazlar. Bunlar olsa olsa kültürel zenginlik kaynağı olurlar.İnsanlar kendi millî ve dinî değerleriyle barış içinde ve işbirliği yaparak yaşamalıdırlar. "Savaş mecbur kalınmadıkça bir cinayettir" diyen Mustafa Kemal, Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" diyerek insanlığın barış özlemini devlet politikası haline getirmiştir. Esasen insanlığın mutluluğu bu sloganda gizlidir. İşte Cumhuriyet Türk Milleti'nin dünyaya bakış açısını böyle geliştirmiştir. Fakat Avrupa henüz Mustafa Kemal'in barışcıl düşünce seviyesinin bir hayli aşağısında durmaktadır.
   Türkiye bir zamanlar istiklaline kast etmiş düşmanlarını bu gün yukarıda bahsettiğimiz düşüncelerle değerlendirmekte ve onlarla aynı dünyayı paylaşmak istemektedir. Biz komplekslerimizden kurtulduğumuz halde muhataplarımız maalesef kurtulamamışlardır. Onlar hâlâ ayrı medeniyet ve kültür değerlerinin savaş veya anlaşmazlık sebebi sayıldığı Ortaçağ düşüncesinin gizli etkisinde yaşamaktadırlar.

AB KARŞISINDA MİLLİ DEĞERLERİN KORUNMASI

Milli değerlerin korunması, o değerlerin güçlü olmasına bağlıdır. Değerlerin güçlü olması onların işlenmesiyle, zenginleştirlmesiyle ve yaşanmasıyla ancak mümkündür. Maddi ve manevi değerlerimiz olan, Dil, Din, Töre vb. değerlerimizi bilimin ışığında, hurafe ve diğer yanlışlıklardan arındırarak insanî değerler haline getirmeliyiz.

Kaynaklar Gösterilmemiştir ...

< - Geri Dön

ÖZ GEÇMİŞ
İLETİŞİM
ZİYARETÇİ DEFTERİ
DİĞER BAĞLANTILAR
ANASAYFA
Vefat ve Teşekkür
GERİ DÖN
Ziyaretçiler
Toplam :   1695083
Bugün :   35
Aktif :   35

Örnek Köy


Anasayfa | Makalelerim | Kitaplarım | Güncel | Anketler | Yazılarım | Tartışalım | İletişim | Ziyaretçi Defteri | Öz Geçmiş

Web Tasarım: www.linearyazilim.com