TÜRKLÜK KORUMASIZ BIRAKILAMAZ
< - Geri Dön Eklenen Yorumlar Yorum Ekle 

TÜRKLÜK KORUMASIZ BIRAKILAMAZ !
Doç. Dr. Durmuş Yılmaz

    Türkiye Cumhuriyeti, 1919-1922 yılları arasında İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan devletleri tarafından işgal edilmiş topraklarını, "Türk İstiklâl Harbi" olarak tarihe geçen zorlu bir mücadele ile kurtardıktan sonra, Türklük ve İslamlık temelinde modern ve çağdaş esaslar üzerinde, 1923 yılında, yeniden kurulmuş bir devlettir. Devletin kuruluşu, işgalcilere ve onun yerli işbirlikçilerine karşı verilen mücadeleye dayandığı için, yeni devletin esasları belirlenirken , bir yandan, bu gün "İrtica" olarak adlandırılan bir tehdit ve tehlikeyi ortadan kaldırmak; diğer taraftan da, Türk askerinin süngüsü ile sökülüp atılan işgalcilerin bir daha yurdumuza göz dikmelerini caydırmak başlıca hedefler olarak tespit edilmiştir. Zira, cumhuriyetin ilanından önce ve sonra, devletimizi din esaslarına dayalı bir hukuk sistemi ile idare etmek ve bu sistem içinde de dinî tarikat ve cemaatlerle toplumsal yapıyı tanzim etmek isteyen bir zümre hep varlığını sürdürmüştür. Bu zümre, İstiklâl savaşı sırasında TBMM'ne pek çok zorluklar çıkardığı gibi, cumhuriyetin ilanından sonra reformlar sırasında da fitne ve fesat hareketlerini sürdürmüştür. 1946 yılından sonra ise, demokrasi anlayışının sağladığı hakları bu yönde kullanarak siyasal bir güç haline gelmişlerdir. Siyasal partilerin oy kaygısı ile bu gruplara eğilmesi ve onları kazanmaya çalışması, bir manada bu grupların teşvik edilmesi sonucunu doğurmuş ve hatta, Cumhuriyet, Demokrasi, Laiklik, İnsan Hakları..gibi temel çağdaş kavramlara karşı olmalarına rağmen, az veya çok, her siyasal parti tarafından desteklenmişlerdir. Cumhuriyetin temel direği olan Laikliği benimsemeyen bu zümreler, özellikle 1980 yılından sonra kurdukları vakıf ve şirketlerle ticarî hayata atılmışlar ve bu gün için siyasal olduğu kadar ekonomik bakımdan da ciddi bir güç haline gelmişlerdir. Bu gün gelinen noktada "Din-Ticaret-Siyaset" üçlüsü şeklinde Türkiye Cumhuriyetinin temellerini sarsmaya cüret edecek duruma gelmişlerdir.
    Cumhuriyetimizin kuruluşunda dikkate aldığı ikinci tehlike, Batı emperyalizmidir. Zira Türk Milleti olarak istiklâlimizi Batılı müstevlilerin (işgalciler) elinden can vererek ve kan dökerek kurtarabildik. Millet olarak, eğer bir kere daha düşersek, kalkamayacağımızı biliyoruz. Bunun için Batı ile olan ilişkilerde sürekli bir kuşku içinde bulunuyoruz. Bu durum, bir yılan ile aynı odayı paylaşan insanın haline benzemektedir. İnsan uyumaya hakkı olmadığını düşünüyor. Eğer bir kere uyuyacak olursak bir daha uyanamama ihtimali vardır.
Bazıları bu kadar kuşkuyu yersiz ve bir paranoya olarak değerlendiriyorlar. Onlara göre Batı artık düşman değildir. Batının mazisinde Rönesans ve Reform gibi büyük medenî birikimler vardır. Onlar çağdaş medeniyetin temsilcileridir. Biz onlardan kaçmak yerine, tam aksine onların arkalarına takılmalıyız ki, kurtuluşa erebilelim. Hatta bu tür düşünce sahipleri, Atatürk'ün de kendileri gibi düşündüğünü, "Muasır Medeniyet Seviyesini" hedef gösterdiğini falan iddia ederler. Hemen söyleyelim ki, Atatürk'ün gösterdiği birinci hedef, "Tam Bağımsızlık" (İstiklâl-i tamme)dir. İkinci hedef de kalkınmış ve müreffeh bir Türkiye'nin milletler ailesinin şerefli bir üyesi olmasıdır. Batı ile ilişkilere gelince, aklın ve ilmin gereği, dünyada, yalnızca Batı (Avrupa) değil, dünyanın neresinde milletimizin refahına hizmet edecek bir husus varsa onun alınmasından yanadır. Bu cümleden olarak Batı ile de Doğu ile de dostluk ve iyi komşuluk ilkelerine dayalı ilişkilerimizi geliştirmeliyiz. Fakat asla unutmamalıyız ki, Türkiye kendi kalkınmasını yine kendisi sağlayacaktır. Başka bir ülkeden, bu ister batıda olsun, ister doğuda olsun, yardım alarak kalkınmayacaktır. Türkiye'nin istediği daha fazla yardım değil, daha fazla işbirliğidir.
Bu günkü duruma bakacak olursak, Avrupa Birliği komiserleri, Türkiye'yi gözetim ve denetim altında tutuyorlar. Hemen her alana müdahale ediyorlar. Adliye, üniversiteler, basın vs. her alana el atıyorlar. Hatta parlamentoya müdahale edebiliyorlar, hangi yasaların ne şekilde çıkacağını telkin etmeye kadar işi ileri götürüyorlar.
    İşte bu telkin ve tavsiyelerden birisi de Türk Ceza Kanununun 301. maddesi ile ilgilidir.Bu madde yazımıza başlık yaptığımız konu ile ilgili olup kısaca "Türklüğü Koruyan" maddedir. Şimdi AB komiserleri bu maddeye taktılar ve bunun değiştirilmesini istiyorlar. Gerekçesi de gayet açık: Bu madde milliyetçiliği savunuyor, ya da bu madde ifade özgürlüğünü kısıtlıyor. Önce bu maddenin tam metnini bir görelim ve sonra neyi kısıtlıyor, ya da neyi savunuyor, bakalım.
    TCK Madde 301:
    a)Türklüğü, Cumhuriyeti veya Türkiye Büyük Millet Meclisini alenen aşağılayan kişi, 6 aydan 3 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
b) Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini, devletin Yargı Organlarını, Askerî veya Emniyet Teşkilâtını alenen aşağılayan kişi, 6 aydan 2 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
c)Türklüğü aşağılamanın yabancı bir ülkede bir Türk vatandaşı tarafından işlenmesi halinde, verilecek ceza 1/3 oranında artırılır.
d)Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz.

    Madedenin a bendindeki ifade gayet açıktır ki, Türklüğü koruyan bir cümledir. Bir türlü anlamak istemiyorlar ki, Türklüğün korunması demek Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının ve vatandaşlığın korunması demektir. Zira Anayasamızın 66. maddesi "Türkiye Cumhuriyetine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk'tür" demektedir. Bu ifade, 1924 tarihinden beri Anayasalarımızın aynen koruduğu bir ifadedir. 1924 Anayasası 88. maddede; 1961 Anayasası da 54. maddesinde bu ifadeyi kullanıyordu. Şimdi gayet açıktır ki, bu madde ile korunan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı ve vatandaşlarıdır. Vatandaşlarımız özel olarak kendilerini ne hissederlerse hissetsinler, ya da kendilerini ne sayarlarsa saysınlar, 301. maddenin a bendi onları koruma altına almıştır. Bir örnek verelim: Bu gün Ermeni diasporası Türkleri Ermenilere soykırım uygulamakla suçlamaktadır. Türkleri kâtil olarak nitelemektedirler. Çok ağır ve kabul edilemez bir suçlamadır. 301. maddeye göre bir Türk vatandaşı bu ithamı yaparsa suç işlemiş olur. İşte 301. maddenin inceliği burada yatmaktadır. Ermeni diasporası "Türkler kâtildir" dediği zaman Türk vatandaşı olan herkes bu suçlamanın altına sokulmuş oluyor. Yani Ermeni asıllı Türk vatandaşları da, kendisi aksini iddia etse bile, medyada çok sık boy gösteren gazeteci Hrank Dink de, Etienne Mahcupyan da suçlanmış oluyor. O halde Türklüğe saldırı olduğu zaman bütün Türk vatandaşlarının buna karşı çıkmaları gerekir. 301. madde bu mantıkla yazılmıştır ve yine herkesin bildiği gibi bütün ülkelerin kanunlarında da benzer maddeler vardır.
    Bir an için 301. Maddenin kaldırıldığını düşünelim. Devlete, Meclise, millete, devletin organlarına alenen hakaret etmek müeyyidesiz kalmayacak mıdır? Yoksa istenen bu mudur? Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne, Adalet müessesesine, Orduya, Emniyet teşkilatına alenen yapılan hakaretler, aşağılamalar, sövmeler devletin kurumları tarafından kovuşturulamayacak, haklarında her hangi bir işlem yapılamayacak. Kısacası devlet ve millet saldırganlar karşısında savunmasız kalacak. Bunun kabul edilmesi mümkün değildir.
    Tekrar hatırlamakta ve hatırlatmakta yarar vardır ki, Türkiye Cumhuriyeti "Türklük" temelinde kurulmuştur. Buradaki ifade bir ırkı değil bir milleti ifade eder. Yine bu ifade Anayasal Vatandaşlığı ifade eder. Devletin vatandaşını korumasından daha doğal bir şey olamaz. Bireyler, vatandaşlık itibariyle Türk'tür. Bu devletin kuruluşundaki iradedir. Bunu değiştirmek ya da içini boşaltmak kimseye yarar sağlamaz. Kendini Türk saymayanlara da bunun bir yararı yoktur. Anayasanın 66. maddesi durduğu sürece 301. maddeyi kimse kaldıramaz. Başka bir ifadeyle TÜRKLÜK korumasız bırakılamaz. Herkes hesabını kitabını buna göre yapmalıdır.
    Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş sürecini hatırlayacak olursak, cumhuriyetin temellerini de hatırlamış oluruz. Türkiye Cumhuriyeti, ne Meclisin ne de başka bir organ veya kurumun iradesi ile değiştirilmesi asla mümkün olmayan 3 temel direk üzerinde durmaktadır. Devletimizin kuruluş iradesi bu 3 temeldir. Bunlar:
1. Misak-ı Millî Sınırları,
2. Üniter Devlet Yapısı,
3. Laik Hukuk Sistemi.
İşte devletimizi kuran Millî İrade budur. Yani İstiklâl Savaşı'nı zaferle sonuçlandıran Türk Milleti, bu 3 temel üzerine oturan yeni, modern ve çağdaş bir devlet kurmuştur. Bu devletin adı Türkiye Cumhuriyeti, milletin adı Türk Milleti, ülkenin adı Türkiye ve vatandaşın adı da Türk'tür. Bunlar devletin kimlik bilgileridir. Bu bilgileri değiştirmek hiç kimsenin haddi de değildir, böyle bir yetkisi de yoktur. İşte 301. madde bu kimliği, yani Türklüğü korumaktadır.
Sonuç: Devletin ve Türklüğün aslî sahipleri İstiklâl savaşında cephelerde kan dökenlerdir. Bu gün Türkiye'de cephelerde kanlarını döken Mustafa Kemallerin, Fevzi Paşaların, Kazım Paşaların, Albay Reşat Beylerin, Yüzbaşı Agahların çocuk kahraman Nezahatların torunları yaşadığı gibi, Damat Ferit, Dürrizade Abdullah, Ali Kemal, İskilipli Atıf, Ref'i Cevat, Refik Halit, Anzavur Ahmet, Şeyh Sait gibi hainlerin torunları da yaşamaktadırlar.
Türk'ün asaleti ile geçmişin ihanetlerini unuttuk. Üzerine halk tabiriyle bir sünger çektik. Fakat Türklüğe saldırılar devam ediyor. İhanetler devam ediyor. Sömürgeci Batı Lozan'da kaybettiklerini kurtarma peşindedir. Eskiden olduğu gibi bu gün de Türkiye içinden işbirlikçiler bulabilmektedirler. Fakat bütün kalbimizle inanıyoruz ki, her zaman olduğu gibi yine Atatürk'ün çocukları kazanacak, Damat Ferit'in çocukları kaybedecektir. Tarihin hükmü budur. Bu değişmeyecektir.


< - Geri Dön

ÖZ GEÇMİŞ
İLETİŞİM
ZİYARETÇİ DEFTERİ
DİĞER BAĞLANTILAR
ANASAYFA
Vefat ve Teşekkür
GERİ DÖN
Ziyaretçiler
Toplam :   1695200
Bugün :   152
Aktif :   152

Örnek Köy


Anasayfa | Makalelerim | Kitaplarım | Güncel | Anketler | Yazılarım | Tartışalım | İletişim | Ziyaretçi Defteri | Öz Geçmiş

Web Tasarım: www.linearyazilim.com