YENİ ANAYASA YAPMAK MI? ANAYASAYI YENİDEN YAZMAK MI ?
< - Geri Dön Eklenen Yorumlar Yorum Ekle 

YENİ ANAYASA YAPMAK MI

                                          ANAYASAYI YENİDEN YAZMAK MI ?

                                                         Prof. Dr. Durmuş Yılmaz 

 

                Türkiye, Osmanlıdan Cumhuriyete ve cumhuriyetten günümüze, 135 senelik bir parlamento ve Anayasa tecrübesine sahip bir ülkedir. İlk Anayasa olan Kanun-ı Esasî  23 Aralık 1876 tarihinde kabul edilmişti. İngiltere örnek alınarak Anglo-Sakson modelinde hazırlanan bu anayasa, padişahın varlığının devamından hareketle  birisi padişahın atayacağı Ayan meclisi (Heyet-i Ayan) ve birisi de halk tarafından seçilecek Mebusan Meclisi (Heyet-i Mebusan) olmak üzere iki kanatlı bir parlamento öngörmekte idi. Bu yapı İngiltere Lordlar Kamarası ve Avam Kamarası modelidir. İki meclisin sayısal oranı da tıpkı İngiltere’de olduğu gibi olacak ve  padişahın atayacağı  Ayan Meclisi üyelerinin sayısı halk tarafından seçilecek Mebuslar Meclisinin üye sayısının 1/3ünden fazla olmayacaktı.  Tarihimizde “Meşrutiyet Dönemi”  olarak adlandırılan bu dönem  tam olarak 42 sene sürmüştür. Yönetim biliminde  “Meşrutî  Monarşi”  olarak tanımlanan bu sistem, Dünya savaşını bitiren Mondros ateşkes anlaşmasından sonra  Aralık 1918 tarihinde  padişah Vahdettin’in Meclisi fesh  etmesiyle sona ermiştir. Bu tarihi, Osmanlı Meşrutiyet döneminin sonu olarak kabul edebiliriz. Zira Sivas kongresinin ortaya çıkardığı “Millî İrade”  doğrultusunda yapılan seçimler sonucu 12 Ocak 1920 tarihinde İstanbul’da toplanan Meclis (Meclis-i Mebusan)  Kanun-ı esasî  çerçevesinde olmakla birlikte  seleflerinden oldukça farklı idi. Zaten bu meclisin ömrü de çok kısa oldu ve 16 Mart 1920 tarihinde işgalci İngiliz askerlerinin (İtilaf devletleri askerleri)  Meclisi basmaları ve İstanbul’u  işgal etmeleri  sonucu dağıldı. Bu tarihten sonra  tarihin yönü değişti, İstanbul, misyonunu tamamlamış olarak görevini Ankara’ya devretti. Artık Türk Milleti’nin istikbal ve istiklâlinin  “İstinadgâh”ı Ankara olacaktır. Öyle de oldu.

                Mustafa Kemal’in önderliği ve rehberliği altında 23 Nisan 1920 tarihinde Ankara’da toplanan Büyük Millet Meclisi ile Türk Milleti,  fiilen cumhuriyet idaresine geçmiştir.  İlk Meclis, Türk Milleti’nin gerçek temsilcisinin TBMM  olduğunu ilan ve halka kabul ettirme amacını esas alan ilk anayasayı (Teşkilât-ı Esasiyye Kanunu) 20 Ocak 1921 tarihinde kabul etmiştir. Sadece 23 maddeden oluşan bu anayasa  gerçek bir anayasadan ziyade bir Çerçeve Anayasa’dır. İstiklâl savaşının zaferle sonuçlanması ve Lozan antlaşması ile devletin varlığının ve istiklâlinin uluslar arası ortamlarda kabulünden sonra  asıl Cumhuriyet Anayasası hazırlanmıştır. 20 Nisan 1924 tarihinde TBMM’de kabul edilmiş olan bu anayasa (24 Anayasası) Türkiye Cumhuriyeti devletinin “Kuruluş İradesi”ni ortaya koyan bir anayasa olduktan başka daha sonra yapılacak değişikliklerde de anayasanın değişmez eksenini tayin etmiştir. Devletin idaresinin cumhuriyet olduğu; Resmi dilin Türkçe olduğu; Başkentin Anakara olduğu vb. maddeler  cumhuriyet sonrası Türk anayasalarının bir çeşit “Kırmızı Çizgileri”  olmuştur.

Anayasa,  Atatürk ilkeleri olarak adlandırılan ve  cumhuriyetin temel ilkeleri içinde bulunan “İnkılapçılık=Devrimcilik”  ilkesi gereği  çağın gelişen ve yükselen değerlerine uyum sağlanması amacıyla zaman zaman ve bütüncül olarak da 1960 ve 1980 hükümet darbeleri sonrasında değiştirilmiştir. Fakat değiştirmelerde Türkiye Cumhuriyetinin Kuruluş İradesine sadık kalınmış ve hatta bu irade güçlendirilmek istenmiştir. Bu değişikliklerde, Millî  ve Üniter devlet yapısı, Laik Hukuk Sistemi, Hukukun  Üstünlüğü, Sosyal Devlet  vb. hükümler  hep  korunmuştur. Atatürk İlkeleri içinde “Ekonomik İlke”  olarak tanımlanan “Devletçilik”ilkesi ise zamanın ekonomik değer ve anlayışına uygun olarak “Sosyal Devlet”  ilkesine dönüşmüş ve devlet doğrudan ekonomik yatırımlar yapmak ve ekonominin içinde “Üretici” olarak bulunmak yerine  yönlendirme, teşvik etme ve koordinasyon görevlerini üstlenmiştir. Yatırımların  ülke düzeyinde yaygınlaşması, gelir dağılımının düzenlenmesi, paylaşımın hak ve adalet ölçülerine göre oluşması gibi alanlarda devlet müdahaleci olarak yerini almış ve topladığı vergilerden bir kısmını işsiz kalmış, yardıma muhtaç ve geçim sıkıntısı çeken  yurttaşlara “Aynî ve Nakdî Yardım”  olarak dağıtmaya başlamıştır. Bu uygulama “Sosyal Devlet”  anlayışı içine yerleştirilmiş ve Anayasa’da da  “…Sosyal bir hukuk Devleti…”  şeklinde bir tanımda yerini almıştır.

                Modern anayasalar vatandaşı tanımlamışlar ve vatandaşlığın nasıl elde edileceğini ya da nasıl kaybedileceğini hükme bağlamışlardır. Ülkemizde de ilk anayasa olan  Kanun-ı Esasi (23 aralık 1876) 8. Maddesinde Osmanlı devleti yurttaşlarını “Osmanlı”  olarak tanımlamıştır. Bu madde şöyledir:  Devlet-i Osmaniye tabiiyetinde bulunan efradın cümlesi, her hangi din ve mezhepten olur ise olsun Osmanlı tabir olunur.  

O zamanki devletin adı “Devlet-i Osmaniyye”  olduğu için  anayasa, vatandaşı da “Osmanlı” olarak tanımlamıştır. Yine zamanın anlayışına göre  bu isim (Osmanlı) tüm yurttaşları kucaklayabilecek bir ortak isimdir. Her yurttaş kendisini bu adla tanımlayabilir. Fakat Lozan’ın imzalanması ve cumhuriyetin ilanından sonra yeni bir irade ile kurulan devlet her şeyden önce bir “Millî=Ulus Devlet”dir. ülkenin adının Türkiye olması gibi  devletin adı da Türkiye Cumhuriyeti olmuştur. Ülkenin adı da devletin adı da ilhamını “Türk”ten almaktadır. Osmanlı devleti de bir Türk devletidir. Fakat İstiklâl savaşı ve zaferi ile” Kurucu İrade” değişmiştir. Hanedan yerine “Millet” ikame olmuş, egemenlik sultandan halka intikal etmiştir. Buna dayalı olarak 24 Anayasası da 88. maddesinde  yurttaşları “Türk”  olarak tanımlamıştır. Madde aynen şöyledir:

Madde 88:  Türkiye ahalisine, din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle (Türk) ıtlak olunur. 

Bu maddenin gerekçesini hazırlayan Teşkilat-ı Esasiyye Encümeni (Anayasa Komisyonu),  vatandaşlığın  din, mezhep  ya da hanedan vb.  kaynaklara dayandırılamayacağını, böyle bir dayandırmanın  çağdaş anlayışa uygun olmadığını, vatandaşlık anlayışının yerleştirilmesi için  bütün dünyada olduğu vatandaşın devlet indinde bir adının olması gerektiğini belirtmiştir.  Bu adın da birleştirici ve kucaklayıcı olacağına özelikle vurgu yapılmıştır. Gerekçe şöyledir:  

 

…88. Madde Türk sıfat-ı resmiyesini müriddir (irade eder, buyurur). Osmanlı saltanatı münderis ve münkariz olduğundan ( eser kalmamış, yıkılmış) artık efrad-ı millete, Osmanlı , denemez. Millî izzet-i nefs bir hanedana mensubiyet kabul etmez. Devletimiz, bir devlet-i milliyedir. Beynelmilel veyahut fevkalmilel bir devlet değildir. Devlet, Türk'ten başka bir millet tanımaz. Memleket dahilinde hukuk-ı mütesaviyeyi (eşit hukuk) haiz başka ırktan gelme kimseler bulunduğundan bunların ırkî mübayenetlerini mani-i milliyet tanımak caiz olmaz. Kezalik, hürriyet-i vicdan musaddak olduğundan din dahi mani-i milliyet addedilmemiştir. Her yeni millet gibi Türk Milleti de aynı ırktan gelmeyen efradı muhtevi olabilir. Ancak Türklüğün camiasıdır ki, bütün uruki (ırkları) cem etmek kabiliyetini haizdir. Asrî usuller de bu hakikati teyit etmektedir."  

 

 Daha önceki yazılarımızda da belirtildiği üzere bu gerekçeyi hazırlayan 9 kişilik komisyonun 3 üyesi Dersim (Tunceli), Siirt ve Muş milletvekilleridir. Meclis genel kurulunda  görüşmeler sırasında  sorulara ve eleştirilere cevap veren de Siirt milletvekili Mahmut Bey’dir.  Türklük maddesi o zaman da tartışılmış ve   Mustafa Kemal’in gerek daha önceki ve gerekse de daha sonraki konuşmalarında  bu maddenin  her hangi bir etnik grubu değil yurttaşlığı, yani vatandaşlığı ifade ettiği açıkça belirtilmiştir. Gerekçenin son cümlesindeki “Ancak Türklüğün camiasıdır ki bütün uruki cem etmek kabiliyetini hazidir.  Asrî  usuller de  bu hakikati teyit etmektedir” şeklindeki ifade, bu ad altında bütün yurttaşlarımızın toplanabileceğini ve bunun  çağdaş anlayışın gereği olduğunu vurgulamaktadır.  

 

                Öyle anlaşılıyor ki, 24. Dönem TBMM, anayasayı yeniden yazmak hususunda bir hayli mesai harcayacaktır.  Burada “Anayasayı Yeniden Yazmak”  diyorum, zira “Yeni bir  anayasa yapmak”  ya da “Anayasayı yeniden yapmak”  gibi kavramlar maksadı aşmaya ve hatta  bir çok yanlış anlamalara meydan verecek,, sebep olacak kavramlardır.  Dünya siyasal tarihi incelendiği zaman görülecektir ki, anayasaları yeniden yapmak ancak devletlerin şekillerinin değişmesi, daha açık bir ifadeyle, egemenliği kullanacak kudretin değişmesi ile  ancak mümkündür. Yakın tarihten örnek çıkarmak istersek, Rusya’da Bolşevik Devrimi ve cumhuriyet, Türkiye’de cumhuriyet, İran’da cumhuriyet…gibi olaylara bakabiliriz. Anayasa böyle durumlarda yapılır. Devletin  bu ilk şekli- buna Kuruluş İradesi denir- devam ettiği sürece anayasa yürürlüktedir. Zamana uyum sağlamak için yapılan değişiklikler veya değiştirmeler asla “Yeni Anayasa”  değildir. Onlar bazı maddelerin değiştirilmesi veya yeniden yazılması demektir. İşte Türkiye’de de yapılacak olan budur. Siyasetçilerimiz de akademisyenlerimiz de önce bu hususu iyi anlamalıdırlar.   Fakat yapılmak istenen şeyle eğer,   devletin üniter yapısını değiştirerek özerkliğe veya özyönetime sahip eyaletler oluşturulacaksa; Resmi Dilin Türkçe olmasından vaz geçilecek ya da yanına başka Resmi diller konulacaksa;  Laik hukuk sisteminden vaz geçilerek “Dinî, etnik, mezhebî”  devlet modelleri benimsenecekse  o zaman gerçekten Yeni Anayasa gerekir! Zira devletin kuruluş iradesi değişecek demektir.  O vakit  siyasetçilerimiz  başta olmak üzere bu konuda fikir ve düşünce  serdetmek isteyen  her aydın, bu konuda ne yapmak istediklerini halkımıza açıkça söylemelidirler. Yeni   Anayasa mı istiyorlar yoksa   Anayasayı Yeniden  Yazmak mı istiyorlar ?

 

 

                Böyle durumlarda da şu sorunsal (Problematik) ile karşılaşılır: Kuruluş İradesi, acaba seçimlerde siyasal partilerin aldığı oylar sonucu oluşacak parlamentoda değişebilir veya  değiştirilebilir mi? Parlamento kompozisyonu için 2002 seçimleri sonucu ortaya çıkan tabloyu  belirgin bir örnek olarak gösterebiliriz. Hatırlanacaktır, 3 Kasım 2002 tarihinde  yapılan 22. Dönem genel seçimlerinde yalnızca 2 parti  seçim barajını aşabilmiş ve 550 üyeli parlamentoyu oluşturmuştu. Bu partilerden Adalet ve Kalkınma Partisi %34 oy; Cumhuriyet Halk Partisi de  %20 oy almışlardı.  Parlamentoda bulunan 550 üye yalnızca bu iki partinin milletvekilleri idiler. Oysa bu partilerin halk tabanı yalnızca %54 idi ve %46 oy parlamentoda bir tek milletvekili ile dahi temsil edilmiyordu. Buradan çıkarılacak en kestirme sonuç şudur: Genel seçimler o dönem için halkın çoğunluğunun(Cumhur) tercihini yansıtırlar, fakat bu hiçbir zaman devletin Kurucu İradesinin yerine geçmez. Eğer öyle olsaydı her seçim dönemi sonunda Kurucu İrade değişir ve devletin şekli iktidar partilerinin sahip oldukları ve savundukları “Dünya Görüşü”ne göre sürekli değişir dururdu. Kurucu İrade bu değildir.  1924’ten beri anayasamızda yer alan ve yukarıda bahsettiğimiz hükümler devletin “Kuruluş İradesi”dir. Yani “Millî İrade”dir. Bu hükümler anayasada “Değişmez, değiştirilemez maddeler” şeklinde tanımlanan hükümlerdir. Fakat hemen ilave edelim ki, maddelerin değiştirilemez olması şeklen değil, özü itibariyledir. Kullanılacak sözcük ve üslup ile yeniden yazımı elbette yapılabilir. Bu güne kadar da zaten yapılmıştır.

 

 

Şimdi tekrar konumuza dönelim ve Anayasa meselesine gelelim.

1.Hangi siyasal parti  anayasanın hangi maddelerinin değiştirilmesini istemektedir?

2.Değiştirilmesi istenen maddelerin yerine ne yazılacaktır?

Somut bir örnek üzerinden gidelim. Mesela bu gün, belirli bir partinin mensupları  Anayasa’nın 66. Maddesinde  “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür”  ifadesine itiraz ediyorlar. İtirazcılara açıkça soruyorum: Bu madenin yerine ne yazmak istiyorsunuz?” “Hiçbir şey yazmayalım” derseniz bu cevap değildir. Zira her uygar ve çağdaş devlette vatandaşın bir adı vardır. Bunları Fransızca karşılıkları ile yazıyorum:  Fransa halkına “Fransız” (La France- Le  Français); İngiltere halkına “İngiliz” (L’Angleterre- L’Anglais);  Almanya halkına da “Alman” (L’Allemagne-L’Allemand)  dendiği gibi.  O halde “Türkiye halkına(!) da bir ad vermeniz gerekecektir. Ülke adı Türkiye (La Turquie- …….)  vatandaş için de hangi adı uygun görüyorsanız  söyleyin de onun üzerinden tartışalım.

 

 

                Sonuç:  Eğer Anayasayı yeniden yazmak istiyorlarsa buna gerçekten ihtiyaç vardır.  Baştan sona yeniden yazılır ve Cumhurbaşkanının görevleri, Yüksek Öğretim Kurulu, Zorunlu Din dersi, Diyanet İşleri Başkanlığı, Millî Güvenlik Kurulu ve başka maddeleri de yeniden yazılabilir, değiştirilebilir veya kaldırılabilir. Fakat,  Cumhuriyet,  Resmi Dil Türkçe, Başkent Ankara, İstiklal Marşı, Laiklik, ve çok önemli olarak Türkiye’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olduğu  yönündeki maddelerin - elbette yeniden yazılabilir- kaldırılmasına ya da içinin boşaltılmasına  kalkılmamalıdır. Kısaca anayasa değişikliğine, intikamcı (Revenchiste) bir anlayışla  değil, uzlaşmacı (Promisable)bir anlayışla yaklaşılmalıdır. Değişiklik ve yeniden yazımda   akıl, ilim, hukuk ve anayasa tekniği ve toplumun ihtiyaçları rehber alınmalıdır. Yapılacak değişiklikler geniş bir uzlaşma ile hazırlanmalı ve   halk oyuna değil, TBMM mutabakatına dikkat edilmelidir. Halk Oyuna sunulması uygulamalarına, teknik ve salt hukuk hükümlerinde değil de mesela, Avrupa Birliğine Girilmesi….NATO’dan çıkılması…vs.  gibi konularda  başvurulmalıdır. Böylece gereksiz harcamalardan kaçınılmış  ve Temel İnsan Hakları  ile ilgili hükümler başta olmak üzere bir kısım hukuk kurallarının günlük siyaset anlayışı içinde tartışılarak halkın ayrışmasına ve gerginliğe düşülmesine yol açılmamış olur. Yapılacak  değişiklikler  TBMM’de  kesinleşip yürürlüğe girmelidir.  Bunun için gerekli oyun sağlanıp sağlanamaması iktidar partisinin uzlaşmacı  veya dayatmacı tutumuna bağlıdır. Uzlaşmacı tutum Türkiye’nin önünü açar, sorunların  kısa zamanda ve  kalıcı bir şekilde çözümüne yardım eder, dayatmacı tutum ise hiçbir sorunu çözmediği gibi yeni sorunlar  yaratılmasına yol açar.  Unutmayalım ki, ister iktidar ister muhalefet olsun, siyasal partilerin görevi devletin kuruluş iradesini değiştirmek değil, o irade istikametinde devleti güçlü, bireyleri mutlu ve mesut, milleti müreffeh kılmaktır.

 

 

                Hangi yolun tercih edileceğini önümüzdeki günler gösterecektir. 21.06.2011

 

 

 

 

 

 

 



[*] S.Ü. Eğitim Fak. Cumhuriyet Tarihi Öğr. Üyesi-KONYA

< - Geri Dön

ÖZ GEÇMİŞ
İLETİŞİM
ZİYARETÇİ DEFTERİ
DİĞER BAĞLANTILAR
ANASAYFA
Vefat ve Teşekkür
GERİ DÖN
Ziyaretçiler
Toplam :   1695118
Bugün :   70
Aktif :   70

Örnek Köy


Anasayfa | Makalelerim | Kitaplarım | Güncel | Anketler | Yazılarım | Tartışalım | İletişim | Ziyaretçi Defteri | Öz Geçmiş

Web Tasarım: www.linearyazilim.com