TÜRKİYE`DE SİYASET YÖNTEMİ VE ÜSLUP
< - Geri Dön Eklenen Yorumlar Yorum Ekle 

TÜRKİYE’DE SİYASET  YÖNTEMİ VE ÜSLUP

Prof. Dr. Durmuş Yılmaz 

Türkiye’de, cumhuriyet sonrası, çok partili hayata adım attığımız Ocak 1946 tarihi itibariyle bir  “Siyaset tarzı”  oluştu. Bu tarza göre, siyasetçiler, zamanın şartları içinde, ulaşım ve haberleşme imkanları çok sınırlı olduğundan, ülke yönetimi ile ilgili tespit, sorun tanımlama, eleştiri, çözüm önerileri ve nihayet gelecek için hazırladıkları projelerini ancak köy, kasaba ve şehirlere giderek ya da belirli yerlerde civar köy, kasaba ve şehir halkını toplayarak anlatırlar ve sonunda halkın desteğini isterlerdi. O yıllarda  bunun başka bir yolu da yoktu.  Halkımızın yaklaşık olarak %78’i köylerde ( Kırsal) oturduğundan ve dolayısıyla da ulaşım ve haberleşme imkanları  çok sınırlı ve kısıtlı olduğundan  siyasetçiler zorunlu olarak yollara düşer ve halkla buluşarak ülke için düşündüklerini anlatırlardı.  Gittikleri her bölge için önceden hazırlık yaparlar, orada halkın geçim şartlarını incelerler ve sorunları da tespit ederlerdi ki, gittikleri zaman onları anlatarak halkla paylaşırlar, yeni görüş ve önerileri de alarak Ankara’ya dönerlerdi. Mesela Konya’ya gittikleri zaman tarım ve hayvancılıktan bahsederler, toprakların sulanması için alınan ya da alınması gereken önlemleri anlatırlardı. Erzurum’a gittikleri zaman da  halkın soğuk kış şartlarından daha az etkilenmelerini sağlayacak önerilerden bahsederlerdi.  Çukurova’da pamuktan, Edirne’de ayçiçeğinden, Çanakkale’de zeytinden, Bursa’da ipekten, Van’da hayvancılık ve meralardan, Antalya’da sazlık, bataklık ve sivrisinekten söz ederlerdi. Sıtma, verem gibi hastalıklarla mücadeleden bahsederler, Ana ve Çocuk Sağlığı hizmetlerini anlatırlardı.  İçinden ırmak geçen şehirlere gittikleri zaman “Irmakların Boğazlarına Gerdanlık Takmak”tan söz ederek edebî  bir üslupla barajların önemini anlatırlardı.

                Ülkenin genel idaresinden söz ederken  siyasal rakiplerini çok sert eleştirirler, fakat sözlerinin arasında asla küfür, hakaret, aşağılama vs.  bulunmazdı.  Eleştirileri  içinde söz sanatları kullanılır, hiciv, mizah, espri vb. unsurlar  siyasetçilerin konuşmalarını  sıkıcı olmaktan kurtarır, daha dinlenir hale getirirdi. 1950’lerde geçen şu örnekler o zamanın siyaset tarzını yansıtmaktadır:

  İnönü’nün eleştirilerinden bıkan Demokrat partililer küçük bir organizasyonla İnönü’nün  konuşma yapacağı kürsünün önüne 20-30 çocuğu toplarlar ve onlara “…Sen bizi aç bıraktın…Sütsüz bıraktın…Şekersiz bıraktın…  gibi sloganlar bağırttırılar ve İnönü’nün konuşmasını bozmaya çalışırlarmış.  Böylece  İkinci Dünya Savaşı yıllarında halkın ekmeği karneyle almasını, şekersiz çay içmelerini vs.  dile getirerek  İnönü’yü zor duruma düşüreceklerini düşünürlermiş. Birkaç yerde aynı  durumla karşılaşan İnönü gittiği bir yerde yine çocukların kürsü önünde böyle bağırmalarını duyunca hiç istifini bozmadan dinlemiş ve sonunda çocuklara dönerek “…Çocuklar haklısınız, ben sizi sütsüz bıraktım, süt içemediniz…Şekersiz bıraktım şeker yiyemediniz…Fakat unutmayın ki ben sizi babasız bırakmadım. Babanızın kucağında büyüdünüz, hangisi daha iyi!...”  deyince halktan büyük bir alkış kopmuş. Demokrat partililer de bir daha İnönü’nün karşısına çocukları çıkarmamışlar. Başka bir örnek de Kırşehir ve Osman Bölükbaşı ile ilgilidir. 1954 yılında  Demokrat Parti hükümeti Osman Bölükbaşı’nın milletvekilliğini önlemek için   Kırşehir’i ilçe yapar.  Kırşehir’in ileri gelenleri toplanıp Başbakan Menderes’i  ziyarete giderler. Söze hükümete teşekkür ederek başlarlar ve Kırşehir’in ilçe olmasından memnun olduklarını ifade ettikten sonra (!) eklerler: “…Biz Sayın Bölükbaşı’yı çok severiz. O milletvekili olduğu zaman  Kırşehir’e çok gelemiyor ve biz kendisine hasret kalıyorduk. Şimdi artık milletvekili olmayacak. Eğer uygun görürseniz  Kırşehir’i  köy yapınız. Biz de  onu muhtar seçeriz ve her zaman bizim başımızda olur… Biz ondan hiç ayrılmamış oluruz…”.  Menderes,  bu hikayeyi Mükerrem Sarol’a anlatıyor ve  “…Doktor, dikkat et, bu halkla baş edilmez…”  diyor.

                1960 ve 70 yıllarında da böyle devam etmiştir. Günümüzde ise maalesef siyaset anlayışı da siyaset tarzı da  çağın gerisinde kalmış  ve kendisini yenileyememiştir.           Ulaşım ve haberleşme  imkanları çok genişlediği halde siyasetçiler hâlâ, 1950’li, 60’lı 70’li yıllardaki gibi  meydan mitingleri yapmakta, şehir şehir dolaşarak aynı konuşmaları tekrar etmektedirler. Konuşmalar içerik ve üslup yönünden değerlendirildiğinde ise demokrasimizin ilk yıllarına göre  çok daha düşük seviyeli olduğu açıkça görülmektedir. Genel başkanların muhataplarından bahsederken “…Alçak…Şerefsiz….Namussuz…Namert…vb”  sözcükler kullanması siyasetin dilinin de  çok bozulduğunu göstermektedir.

                Türkiye her alanda olduğu gibi siyaset tarzı ve yöntemlerini de değiştirmelidir. Bunun için:

1.Halkı çok rahatsız eden, çevre ve gürültü kirliliğine yol açan,  trafiğin artması vb. sebeplerle insanların günlük hayatını zorlaştıran, zaman ve kaynak israfına yol açan açık hava toplantılarına  ( Meydan mitingleri) artık son verilmelidir.

2.Medya organları ( Gazete, Televizyon, Radyo vd.) her siyasetçinin her yerdeki konuşmalarını, her gün kendi seslerinden vererek  medya ölçütlerine uymayan bir yayın politikası izlemektedirler. Oysa medya “Haber Değeri”  olan konuşmaları duyurmalıdır.  Medya, siyasetçilerin  projelerini halka duyurabilmelerine yardımcı olmak üzere, günün belirli saatlerinde ve adı belirlenmiş programlarda  parti temsilcilerine  söz vermeli ve  böylece halkın partileri ve programlarını tanımalarına  yardımcı olmalıdır.

3.Kamu kurum ve kuruluşları kesinlikle siyasetin propaganda alanının dışında durmalı, onlar da her  yurttaş  gibi siyasal partileri ve programlarını medyadan veya yazılı belgelerden izlemelidirler.

4.İktidar partisi mensubu siyaset adamları ( Başbakan, Bakanlar, Milletvekilleri, Belediye Başkanları)  görevleri ile ilgili faaliyetler ile siyasal faaliyetleri  bir birinin içinde değil dışında yapmalıdırlar. Söz gelimi bir Bakan katıldığı bir Açılış Töreninde devletin bir Bakanı olarak konuşmalı, devlet işlerinden ve yaptıklarından bahsetmeli, partisinden ve parti çalışmalarından bahsetmemelidir. Görevle ilgili törenlerde parti bayrak, flama vb.  materyaller kullanılmamalıdır.  Zira yapılan o işin masrafı her partiden yurttaşın  katkısıyla  olmuştur. Hizmeti getiren devlettir. Başbakan ve diğerleri de her partiden yurttaşların Başbakanı, Bakanı veya Başkanıdır. Konuşmalarda diğer parti sempatizanlarını incitecek söz ve davranışlardan uzak durulmalıdır. Siyasetçiler halkın tercihine saygı duymak zorunda olduklarından her hangi bir parti hakkında aşağılayıcı söz kullanmamalı eğer aksini yaparsa o partiye oy vermiş veya verecek olan yurttaşlara saygısızlık etmiş olacağının  bilincinde olmalıdır.  Eleştiriler doğrudan icraata yönelik  olmalı, yanlış veya doğru olduğu temiz bir dil ve güzel bir üslupla dile getirilmelidir.

5. Kamu  yöneticileri, her yurttaşa eşit mesafede durmalı, bu konuda saydam olmalı  ve görev sırasında  yurttaşlar arasında ayrım yapmadığı gibi  “Ayrım Yapılıyor” izlenimi doğuracak tavır ve davranışlardan da  kaçınmalıdır.

6. Parti faaliyet ve çalışmalarında kesinlikle kamuya ait araç, gereç ve binalar kullanılmamalıdır.

                Son söz: Siyasetin  yöntemi gibi üslubu da  insanî  olmalıdır.  Bu açıdan bakıldığında Türkiye’de  siyasetçilerin yöntemi de  üslubu da yanlış ve  zamanın gerisinde kalmıştır. Herkes ve her şey değişirken  acaba siyaset ve siyasetçi neden değişmez!   17.05.2011

< - Geri Dön

ÖZ GEÇMİŞ
İLETİŞİM
ZİYARETÇİ DEFTERİ
DİĞER BAĞLANTILAR
ANASAYFA
Vefat ve Teşekkür
GERİ DÖN
Ziyaretçiler
Toplam :   1695072
Bugün :   24
Aktif :   24

Örnek Köy


Anasayfa | Makalelerim | Kitaplarım | Güncel | Anketler | Yazılarım | Tartışalım | İletişim | Ziyaretçi Defteri | Öz Geçmiş

Web Tasarım: www.linearyazilim.com