OSMANLI DEVLETİ, HAREM VE “MUHTEŞEM YÜZYIL” DİZİSİ
< - Geri Dön Eklenen Yorumlar Yorum Ekle 

OSMANLI  DEVLETİ, HAREM VE “MUHTEŞEM YÜZYIL” DİZİSİ  

 

Prof. Dr. Durmuş Yılmaz 

Giriş   

 

Osmanlı devleti, 14. Yüzyılın başında bir “Balkan Devleti”  olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Eski coğrafya haritalarında “Adalar Denizi”  olarak adlandırılan Ege Denizi de Balkan coğrafyası içinde yer almaktadır. Osman Bey, hükümranlığını ilan ettiği andan itibaren batıya dönük seferlerine başlamıştır. Sultan Orhan zamanında (1324-1362)  Rumeli  topraklarında, bu günkü  Bulgaristan  içlerine kadar Osmanlı devleti hakimiyeti yayılmıştır. Yerine geçen oğlu Sultan Murad I zamanında Osmanlı devleti Balkan hakimiyetini Kosova içlerine kadar genişletmiş 1389 yılında Piriştina yakınlarındaki Kosova ovasında  Sırplarla yapılan savaşta şehit düşmüştür. Yerine geçen oğlu Sultan Bayezit (Yıldırım) seferlere devam etmiş ve  Karadeniz kıyılarına kadar uzanarak (Niğbolu Savaşı 1396) bugünkü Bulgaristan ve Kosova’yı içine alan geniş bir stratejik Kuzey Yayı çizerek İstanbul’un   Avrupa ile irtibatını kesmiştir. Sıra İstanbul’un fethine ( Roma İmparatorluğuna son vermek)  gelmişti ki, Batı Türkistan topraklarında güçlü bir devlet kurmuş olan  büyük kumandan Emir Timur Anadolu’ya girerek Osmanlı devletini yıktı (Çubuk 1402).  Osmanlı devleti  yaklaşık olarak 12 sene kendisine gelemedi. Nihayet 1413 yılından itibaren  Mehmet I, (Çelebi Mehmet) diğer kardeşlerine üstün geldi ve 5. Osmanlı Padişahı olarak  tahta geçti.  Mehmet I  zamanında fetih namına  herhangi bir sefer düzenlenemedi. O, zamanını Osmanlı devletinin birliğini yeniden tesis etmeye harcadı. 1421 yılında  öldüğünde yerine geçen oğlu Murad II, sefere hazır bir ordu ve hazine buldu. Balkan seferleri yeniden başladı. 1444 ve 1448 yıllarında Varna ve  İkinci Kosova savaş ve zaferleriyle Osmanlı devleti Balkanlara kalıcı olarak yerleşmiş oldu. İstanbul’un Avrupa ile irtibatı bütünüyle kesildi.  1451 yılında öldüğünde oğlu şehzade Mehmet II’ye İstanbul’u fethetmeye hazır bir ordu, bilim adamları ve dolu bir hazine bırakmıştı. Mehmet II, beklenen  fetihi gerçekleştirdi ve  hak ettiği “Fatih”  unvanını aldı (1453).

                İstanbul’un fethi, diğer fetihlerden oldukça farklıdır. Herşeyden önce bu bir kalenin ya da bir şehrin alınması değil  bir İmparatorluğun alınması, başka bir ifadeyle Roma İmparatorluğunun tasfiye edilmesidir.  Bu gün bilinen ve kullanılan isim olan “Bizans”, 18. Yüzyıla kadar bilinmiyordu. Yani İstanbul alındığı zaman yıkılan Bizans devleti değil Roma İmparatorluğu idi. Batılı tarihçiler bu durumu, Roma İmparatorluğunun yönetiminin Türklere geçmesi olarak tanımlamışlar ve öyle yazmışlardır. Gerçekten de  öyledir. Zira  Roma İmparatorluğu Balkanlar, Anadolu ve Ortadoğu toprakları üzerinde hükümran olmuştu. Şimdi ise bu topraklar ( Büyük bir bölümü) Ertuğrul oğlu Osman Bey adıyla tanımlanan Türklerin elinde ve idaresinde bulunuyordu.  O halde, Türk Sultan Mehmet II, aynı zamanda Roma İmparatoru olmalıydı. Batılı böyle gördü ve böyle yazdı. Bu unvanı Fatih Sultan Mehmet de benimsedi ve unvanlarına “Sutlan’ül İklim-i Rum”u ( Roma Ülkeleri Sultanı) da ekledi.

                Fatih Sultan Mehmet 1481 yılında, 51 yaşında öldüğü zaman ordu  büyük bir seferin hazırlığı içinde idi. Hedef  Roma’nın kalbi idi. Fakat talih ve tarih yâr olmadı. Yerine geçen oğlu Bayezid II, babasının değil, o güne kadar tahta çıkmış olan 7 padişahın aksine zayıf iradeli, cihangirlik ruhundan yoksun, dünya siyasetini takipten aciz bir padişahtı. Saltanat yıllarında (1481-1512) Osmanlı devleti her çeşit iç ve dış tehdidin altında yaşadı.  Zayıf Padişahın devletin inkırazına (Çöküş) sebep olacağını değerlendiren Selim I (Yavuz)  ordunu desteği ile babasını kansız bir darbe ile devirerek saltanatı ele geçirdi ve yeniden seferlere başladı. İlk iş olarak doğuda  Türk-İslam Birliğinin sağlanması meselesini ele aldı. Mısır’a kadar giderek bütün Türk- İslam devlet ve beyliklerini Osmanlı devleti idaresi altına aldı.  Devleti, tam olarak Batı seferlerine hazır hale getirmişti ki,  amansız bir mikrobik hastalığa yakalandı. 8 sene süren saltanattan sonra, 1520 yılında  öldüğünde  iyi eğitimli, sancak valiliklerinde  devlet idaresini öğrenmiş, Türk ve Batı dünyasını iyi bilen, şair ve sanatkâr  genç bir şehzade ( 26 yaşında) olan  Süleyman I’i  bırakmıştı. Süleyman I, 10. Padişah olarak tahta çıktığında  asker, silah, cephane ve diğer yönlerden donanımlı bir ordu, tam dolu bir hazine ve ruhen seferlere hazır bir Osmanlı devleti vardı. Sultan Süleymen da tıpkı büyük dedesi Mehmet II gibi  seferlere kaldığı yerden devam kararı aldı. 6 sene sonra Macaristan’da (Mohaç), 9 sene sonra Viyana’da idi.  Saltanatta 46. senesini doldurduğunda  71 yaşında bir Cihan Hükümdarı olarak hâlâ at üstünde  Macaristan içlerinde  Avrupa’da fetih  harekâtına devam ediyordu. Zigetvar ( Zitvatorik) kalesi önünde vafaat ettiğinde  ( 1566)  Osmanlı’nın muhteşem yüzyılının bittiğini de esasen fark etmekteydi. Zira yerini dolduracak olan Şehzade Mehmet genç yaşta hastalanarak ölmüş, Şehzade Mustafa’yı kendisi daha önceden  boğdurtmuş ve  Fatihlerin tahtını Roxalan’ın (Alexandra) oğlu zayıf Selim’e , Selim II’ye bırakmıştı. Devlet bir müddet daha kendi zamanının ünlü devlet adamlarından olan Sokollu Mehmet Paşa, Lala Mustafa Paşa, Piyale Paşa  gibi şahsiyetler sayesinde zirvede durabildiyse de  bu durum fazla sürmedi. Devlette duraklama ve gerileme  dönemi başlamıştı. Bu, Osmanlı devletinde  sonun başlangıcıydı.

                “Muhteşem Yüzyıl” Dizisi ve Harem

 

 

                Bir TV kanalında  bu adla bir Dizi Film çevrildi ve  gösterilmeye başladı. Bu yazı yazıldığında henüz 2 bölümü gösterilmişti. İlk  bölümler  halkın hem ilgisini hem de  -ne oranda olduğunu tam olarak bilemiyoruz- tepkisini çekti. Zira dizide  Sultan Süleyman- Muhteşem Kanunî Sultan Süleyman-  sonradan “Hürrem”  adını verdiği bir Rus kızı ile  “Muhteşem”liği ile telif edilemeyecek derecede aşk hayatı yaşamaktaydı(!). Gerçekten de Hürrem, bu gün BelaRus(=Beyaz Rusya) olarak bilinen ülkeden esir alınarak cariyeleştirilmiş, pazarlarda satılmış ve nihayet bir görevli tarafından saraya, padişaha hediye olarak gönderilmiş birisi idi. Acaba böyle bir şey olur muydu? Koskoca Padişah böyle bir  Rus kızıyla aşk yaşar mıydı?... Soruları çoğaltmaya ve konu üzerinde  teferruata gerek yoktur. Bahsedilen çağ, dünyanın her yerinde köle ticaretinin alabildiğine yaşandığı, devletlerin köle ticaretinden vergi yoluyla önemli gelirler elde ettiği bir dönemdir. Erkeklere “Köle”  denilirken”  kadınlara da “Cariye”  denilmekteydi.  Köle ticareti meşru bir ticaret yoluydu ve özellikle Avrupa’da  tabir yerindeyse “Altın Çağı”nı yaşamaktaydı. Osmanlı devletinde de Avrupa kadar yaygın olmamakla birlikte köle ticareti yapılmaktaydı ve köle  satışlarından da devlet “pençik”  tabir edilen ( 1/5)  bir vergi alırdı. Demek ki, Kanunî Sultan Süleyman zamanında Anadolu, Rumeli, Ortadoğu ve Kafkasya’nın belirli şehirlerinde belirli zamanlarda Köle pazarları kurulur ve ticaret yapılırdı. Bu ticarette bir kısım köle ve cariyelerin saraya da gönderilmesi çağın anlayışına ve icaplarına uygundur.

                Harem’e gelince, hemen şu hususu ifade edelim ki,  Harem konusu Osmanlı devletinin en gizli ve hakkında en az belge bulunan konusudur. Muhteşem bir kayıt  ve arşiv sistemine sahip Osmanlı devlet geleneğinde Harem konusunda  bu gün elimizde yeteri kadar malzeme bulunmamaktadır. Bütün bilgiler bir kısım “Hatırat” ve duyumlara, bilinen hususlardan hareket ederek kurgulanan olaylara dayanmaktadır. Yalnız kesin olarak bilinen husus şudur: Ortaasya Türk devletlerinde  harem yoktur. Beylikler döneminde de Harem’e rastlamıyoruz.  Peygamber’in hanesinde de,  4 Raşit halifenin hanelerinde de harem olmadığını biliyoruz. Buradan varılacak sonuç şudur: Harem, bir Roma müessesesidir ve Türklere oradan geçmiştir.  Bu gün için izahı zor gibi görünse de zamanın  idare anlayışı içinde ( Monarşi, Hanedan) izahı vardır.

                Sonuç:  Saray hayatı, kendi değerleri içinde ele alınması gereken bir hayattır. Daha doğrusu Saray bir kurumsal yapıdır ve bu yönüyle de geleneksel aile hayatı içinde ele alınıp değerlendirilemez. Sarayda olup bitenlere bakarak, Türk-İslam aile hayatı böyle midir (!)  şeklinde bir değerlendirme Tarih metodolojisi ile  izah edilemez.

                Tarih,  bir “Sosyal Bilim Dalı”  olarak kendi özgün  yöntemleriyle incelenir. Bu günkü değer yargıları ile tarihî  olaylar ve kurumlar incelenemez ve yargılanamaz.

                Son söz: Ne Harem, ne Hürrem!... Hiç birisi Sultan Süleyman’ın  cihangirliğine, büyüklüğüne ve Osmanlı devletine zarar vermez, veremez. İster Dizi Film, ister sinema filmi olsun,  gerçeği bire bir yansıtması zaten beklenemez. Sinema bir sanat dalı olarak “KURGU”ya dayanır. İzleyiciler, kurgulanan  olayları ve bölümleri bilirler ve ona göre değerlendirirler. Yasaklama  ve yasaklatma yoluna gidilmemelidir.        

               

 

 

 

< - Geri Dön

ÖZ GEÇMİŞ
İLETİŞİM
ZİYARETÇİ DEFTERİ
DİĞER BAĞLANTILAR
ANASAYFA
Vefat ve Teşekkür
GERİ DÖN
Ziyaretçiler
Toplam :   1695161
Bugün :   113
Aktif :   113

Örnek Köy


Anasayfa | Makalelerim | Kitaplarım | Güncel | Anketler | Yazılarım | Tartışalım | İletişim | Ziyaretçi Defteri | Öz Geçmiş

Web Tasarım: www.linearyazilim.com