Demokrasi ve Darbeler
< - Geri Dön Eklenen Yorumlar Yorum Ekle 

DEMOKRASİ VE DARBELER

Prof. Dr. Durmuş Yılmaz

 

            “Darbe”  ve “Demokrasi”  kelimeleri  esasen yan yana gelmemesi gereken iki sözcüktür. Demokrasi, esas itibariyle  darbelerin olmadığı, yani   “Darbeler  Dönemin”nin bitişi ile başlar. Monarşi idarelerinde, doğal olarak Osmanlı devleti zamanında da  hükümet darbeleri olmuştur. Osmanlı tarihine  kabataslak baktığımız zaman  şunları görürüz:

  • 1512 yılında Yavuz Sultan Selim babası  II. Bayezit’e karşı darbe yapmış  ve  saltanatı ele geçirmiştir. 
  • 1622 yılında II.  Osman (Genç Osman) darbe ile tahttan indirilmiş yerine  IV. Murat tahta çıkmıştır.
  • 1807 yılında  III. Selim darbe ile  indirilmiş yerine IV. Mustafa tahta çıkmıştır.
  • 1808 yılında IV. Mustafa darbe ile tahttan indirilmiş yerine II. Mahmut  tahta çıkmıştır.
  • 1876 yılında  Abdülaziz  darbe ile tahttan indirilmiş yerine  V. Murat tahta çıkarılmıştır.
  • Bu olaydan 3 ay sonra  V. Murat tahttan indirilmiş yerine II. Abdülhamit  tahta çıkmıştır.
  • 1909 yılında II. Abdülhamit darbe ile tahttan indirilmiş yerine  V. Mehmet (Mehmet Reşat) padişah olmuştur.
  • 1922 yılında VI. Mehmet (Vahdettin) saltanatın kaldırılmasıyla tahttan indirilmiş ve Türkiye’de  Cumhuriyet idaresi (Halk İdaresi) başlamıştır.

 

Birinci Dünya Savaşı ve sonunda Osmanlı devleti’nin  dağılıp yıkılması ile  Türk Milleti hem yurtsuz hem devletsiz kalmıştı. Millet  de dağılmış, parçaları  Balkanlar, Kafkasya, Ege Adaları, Ortadoğu gibi birbirinde binlerce kilometre uzaklıkta  çaresiz ve sahipsiz kalmıştı. Musatafa Kemal’in önderliğinde başlatılan Türk İstiklâl Savaşı  ve sonunda erişilen zafer,  Türk Milleti’ni yeniden devletine ve  yurduna kavuşturmakla kalmadı, dağılmış olan milleti de  toparladı ve  yeni bir anlayışla  meydana getirdiği  cumhuriyet idaresinin onurlu vatandaşları yaptı.  Bu açıdan bakıldığında en büyük İHTİLÂL budur. Bunun adı da  “Türk İnkılâbı”dır. 

            Cumhuriyet idaresi, 1920’li yılların dünya şartları dikkate alınarak değerlendirildiğinde  Mustafa Kemal’in  çağının ilerisini gören dehasının eseri olduğuna işaret etmektedir. Gerçekten de    20.yüzyılın başlarında  eğer Amerika Birleşik Devletleri’ni saymazsak  dünya da doğru dürüst işleyen bir cumhuriyet idaresi göremeyiz.  Dünyanın hemen  her yerinde,  emperyalizm dönemi hüküm sürmekte ve    monarşist ve diktatoryal  idareler ile onun  zulmünden kurtulmak isteyen halkların  mücadelesi yaşanmaktadır.

                        Türkiye Cumhuriyeti böyle bir dünyaya gözünü açmıştır. Yaklaşık 20 sene sonra da daha ileri bir adım atarak demokrasiye geçmiştir. Fakat şunu hemen belirtmek lazımdır ki,  Türk demokrasisi, monarşi dönemlerinden kalma bir takım alışkanlıklarını bırakamamıştır.  Demokrasinin  bir “Uzlaşma”  rejimi olduğunu bu gün dahi idrak edememiş  ya da içselleştirememiş çok sayıda siyasetçimiz  vardır.   Demokrasinin eseri ve sonucu olan  ve  demokrasiyi yaşatmak için  herkesten çok çaba harcaması gereken siyasal partilerimiz, kendi iç bünyelerinde bile yani daha alfabede demokrasiyi uygulamayarak en büyük hatayı yapmışlardır ve yapmaktadırlar. Siyasal Partiler, demokrasinin  çoğulculuk ve katılımcılık özelliğinin bir gereği olarak Halk Hareketi olması gerekirken   böyle olmayıp parti genel başkanlarının  iktidarda da muhalefetde de  tek adamlığa özendiğini görmekteyiz.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra  dünyadaki gelişmelere paralel olarak ve  cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün de   kararlı tutumu sonucunda  Türkiye’de 1945 yılı ortalarından itibaren   siyasal partiler kurulmaya başlamış ve 21 Temmuz 1946 tarihinde de  cumhuriyet döneminin ilk çok partili genel seçimi yapılmıştır. Artık TBMM’de İktidar ve Muhalefet, parti örgütü biçiminde vardır ve  Türk demokrasisi artık çağdaş bir demokrasi olmuştur. Fakat ne yazık ki, siyasal parti yönetici ve mensupları  yeni doğmuş demokrasiyi yaşatacak, güçlendirecek, geliştirecek tedbirler alamamışlar ve hatta ona iyi bakamayarak  hastalanmasına sebep olmuşlardır.  Hatta şunu söylemek bile mümkündür: Türk demokrasisi,  demokrasiyi savunan insanlar tarafından  çok hırpalanmış, çok örselenmiştir.  Burada şu hüküm geçerlidir: Demokrasiyi sevmek ve benimsemiş olmak yetmez. Onu korumayı bilmek gerekir.

            Demokrasiyi bir insan vücuduna benzetirsek,  onu koruyup kollamak gerekir. Bünyenin güçlü olması için  iyi gıdalarla beslemek, yabancı saldırılardan korumak  gerekir. Eğer bünye hasta olmuşsa bunda şüphesiz  insanın hatası vardır.  Böyle bir durumda hastalığa suçu yükleyerek, ya da mikroplara kızarak bir yere varılamaz.  Demokrasi de böyledir. Eğer Darbe hastalığı ona musallat olmuşsa hatayı kendimizde aramalıyız. Onu iyi gıdalarla besleyemedikse, onu iç ve dış saldırılardan koruyamadıksa hata bizimdir. Demokrasi hasta olur.  Peki, demokrasinin gıdası nedir, ya da iyi gıda nasıl olur?  Demokrasinin gıdası ÖZGÜRLÜKLERDİR.  Özgürlükler demokrasiyi besler, güçlendirir.  İç ve dış saldırılar nelerdir?  Totaliter, diktatoryal, monarşist idare taraftarları demokrasinin  iç ve dış düşmanlarıdır.   Demokrasiyi bunlara karşı korumak lazımdır. Laik ve seküler düşünce karşıtları da demokrasinin düşmanlarıdır. Dolaylı yoldan demokrasiye zarar veren düşmanlar da vardır. Bunların başında da Cehalet ve Fakirlik gelir. 

            Türkiye’nin  demokrasi ile geçen 65 yılını  bütüncül bir bakış açısı ile değerlendirdiğimiz zaman  demokrasiye zarar verecek şu hususları açıkça , en demonstratif (belirgin) örnekleri ile görüyoruz:

  1. Siyasal yöneticilerimiz uzlaşma kültüründen mahrumdurlar. İktidar ve Muhalefet ilişkileri bozuktur.
  2. Özgürlükler  geliştirilememiş, hatta  daha da kısıtlanmıştır.
  3. Cehalet ve fakirlik yenilememiştir.
  4. Laik ve seküler düşünce geliştirilememiş, dogmatizm egemen olmuştur.

 

Bu 4 başlıkta topladığımız kusurlar demokrasimizi hasta edecek mikroplardır.  Tekrar edelim: Demokrasinin hastalığı, Darbeler ve İç  Savaşlar şeklinde ortaya çıkar.  Güçlü bünyeler nasıl hastalıktan korunursa, güçlü demokrasiler de darbelerden ve iç savaşlardan  (Hastalık)  korunur.  

Son 50 yıllık tarihimizde, yukarıdaki 4 maddeyi açıklayacak  sayfalar dolduracak örnekler yazabiliriz.  Birkaç tanesini hatırlatalım ve gerisini okuyuculara bırakalım: 

1958 sonrasında Demokrat Parti’nin kurduğu ve radyo vasıtasıyla yaydığı Vatan Cephesi uygulaması ve 1960 yılı içinde kurdukları Tahkikat Komisyonu  acaba demokrasiye ne kadar hizmet etmiştir?

12 Eylül Darbesi olduğunda Cumhurbaşkanlığı makamı 6 aydan beri boş duruyordu. Acaba  TBMM  7. Cumhurbaşkanını niçin seçememişti?

 

Sonuç: Kimse kendini kandırmasın, başkalarını da kandırmaya çalışmasın, Türk halkı 27 Mayıs 1960’ı da, 12 Eylül 1980’i de olumlu karşılamıştır. Hazırlanan Anayasalar % 62 ve %92 gibi  çoğunluklarla kabul edilmiştir. Eğer, halkın kabul oyu şu ya da bu sebeple  hor görülecek, eleştirlecekse, yani,  halkın görüşüne itibar edilmeyecekse ona da demokrasi denemez.

Şimdi şu soruyu soralım:  Madem ki, demokrasi en güzel idaredir. Öyleyse Darbelerin sorumlusu (Suçlu) kimdir?: Sorunun cevabını “Darbe yapan askerlerdir”  diye verirsek  popülizm yapmış, kolaycılığa  kaçmış oluruz.  Fakat sorunu şöyle ortaya koyarsak belki daha  akılcı bir cevap bulabiliriz: 27 Mayıs 1960 ve 12 Eylül 1980’den önceki 2 yıllık süreyi, yani 1958-1960 ve 1978-1980 kısa dönemlerini  büyüteç altına koysak acaba ülkemizin idaresi ne durumda idi? Hatta zamanın  Başbakanı ve bakanlarına sormak mümkün olsa, kendileri ülkede her şeyin çok güzel gittiğini, her yerin güllük gülistanlık olduğunu söyleyebilirler miydi? Çok iyi biliyoruz ki, söyleyemezlerdi. Biz de 1960’ı değil fakat 1980’i  yaşamış insanlarız.  Ülkeyi iyi yönetemediklerini kendileri de kabul ederler, fakat suçu başkalarına atarlardı. İktidarda olan muhalefeti, muhalefetde olan da iktidarı suçlardı. Suçlananlar arasında İktidarı eleştiren Basın ve  mahkemeler de bulunurdu.  Özellikle iktidarların yasalara uymayan icraatına  dur diyen Danıştay ve Anayasa Mahkemesi  baş suçlu (!)  ilan edilirdi. Bu durumun Türkçe tefsiri şudur:

“… Biz siyasetçiler olarak  ülkeyi iyi idare edemeyiz. Halkın can ve mal güvenliğini sağlayamaz,   şehirlerin “Kurtarılmış Bölgelere”  dönüşmesini bile önleyemeyiz.  Üniversiteler  eğitim kurumları olmaktan çıkar birer anarşi ocağına dönüşür. Anne babalar, sabah evden çıkan çocuğunun akşam eve dönüp dönemeyeceğinin tedirginliği içinde yaşarken, biz iktidar ve muhalefet olarak,  uzlaşarak sorunlara çözüm aramak yerine  daha da inatlaşarak olayları kışkırtırız. TBMM’nin başkansız kalmasını da ülkenin cumhurbaşkansız kalmasını da önemsemeyiz.  Bütün bunlara rağmen işimize kimsenin hele de askerlerin karışmasını asla istemeyiz.  Bizi eleştiren basını ne pahasına olursa olsun sustururuz. Gerektiğinde üniversite profesörlerini de, rektörlerini de, yüksek yargıç ve savcıları da, ülkenin en büyük yazarlarını da  hapse atarız. Kısacası,    biz bozarız ve de bozuk düzen üzerinde iktidarımızı sürdürürüz. Karşı çıkanları da “Demokrasi Düşmanı”  ilan ederiz…”

 

                       

                        Türkiye’nin demokrasi dönemindeki yönetici siyasetçi tablosu maalesef böyledir.  Bu tablo, Türkiye’nin ayağına vurulmuş bir prangadır. Kalkınmanın önündeki en büyük engel budur. Demokrasimizi hasta eden zihniyet budur.

   Son söz:  Türk demokrasisinin hasta olmasını istemiyorsak,  yukarıda 4 madde halinde özetlediğimiz  hastalık yapan unsurları ortadan kaldırmalıyız. Demokrasiyi iyi gıdalarla beslemeli, onu iç ve dış tehlikelerden korumalıyız.  Hastalığa kızarak sağlıklı kalamayız.

 

           

< - Geri Dön

ÖZ GEÇMİŞ
İLETİŞİM
ZİYARETÇİ DEFTERİ
DİĞER BAĞLANTILAR
ANASAYFA
Vefat ve Teşekkür
GERİ DÖN
Ziyaretçiler
Toplam :   1695053
Bugün :   5
Aktif :   5

Örnek Köy


Anasayfa | Makalelerim | Kitaplarım | Güncel | Anketler | Yazılarım | Tartışalım | İletişim | Ziyaretçi Defteri | Öz Geçmiş

Web Tasarım: www.linearyazilim.com