ÇANAKKALE:
< - Geri Dön Eklenen Yorumlar Yorum Ekle 

ÇANAKKALE:

 

İMPARARTORLUĞU SAVUNURKEN CUMHURİYETİN TEMELLERİNİN ATILDIĞI YER

 

Prof. Dr. Durmuş Yılmaz*

 

            Çanakkale savaşlarının ve zaferlerinin 94. Yıldönümünü idrak etmiş bulunuyoruz. Hiç şüphe yoktur ki,  Çanakkale savaşları yakın tarihimizin en önemli dönüm noktasıdır. Gerçekten de Avrupalı büyük devletlerin bazen birleşerek bazen ayrı ayrı  Osmanlı devletini ortadan kaldırmak için yürüttükleri mücadelenin  son hamlesidir.

 

Çanakkale savaşlarına bakmadan önce, Birinci Dünya savaşının genel planını ve uygulanmasını bir kere hatırlamak gerekir.  20. Yüzyılın ilk büyük savaşı olan bu savaş, sadece iki devlet arasında değil- tabir yerindeyse- iki dünya arasında cereyan etmiştir. Savaş her ne kadar Avusturya veliahd prensi Ferdinant’ın  Saraybosna  ziyareti sırasında bir Sırp genci tarafından vurularak öldürülmesi  üzerine ve Avusturya ve Sırbistan arasında başlamış ise de asıl sebebin bu suikast olmadığı ve bunun yalnızca  büyük yangına sebep olan bir kıvılcım olduğu gayet açıktır.  Rusya’nın  1 asırı geçen bir zaman içinde Balkanlara ve oradan Akdeniz’e uzanma gayretleri; sömürgecilikte İngiltere ve Fransa’nın gerisine düşmüş olan Almanya’nın bunu telafi ederek Akdeniz kıyılarında güvenli limalara erişmek ve oradan Ortadoğu’ya uzanma istekleri; İngiltere ve Fransa’nın Afrika ve Güney Asya’daki sömürgelerini elinde tutma ve buralara uzanan yolun güvenliğini emniyet altına alma istekleri…Bütün bunlar bir arada düşünülünce savaşın hedefi ortaya çıktığı gibi  hangi alanlarda yapılacağı da ortaya çıkmaktadır. Güney Asya yolu yani Süveyş kanalı ve Basra Körfezi, dolayısıyla kuzey Afrika ve Ortadoğu; buranın güvenliği için de Akdeniz havzası ve dolayısıyla Osmanlı devleti toprakları…İşte savaşın geçeceği alan burasıdır. Bazıları bu büyük savaşa Osmanlı devletinin gereksiz yere girdiği oysa  tarafsız kalmasının daha doğru oalacağı şeklinde görüş ortaya koymaktadırlar. Bu düşünce tarihsel temelden yoksundur. Zira savaş alanı Osmanlı devleti topraklarıdır. Osmanlı devleti tarafsız kalsa dahi- ki bu mümkün değildi- savaş kendi topraklarının paylaşılması için oluyordu, sonunda Almanya da kazansa, İngiliz-Fransız-Rus koalisyonu da kazansa Osmanlı devleti açısından netice değişmeyecek ve toprakları paylaşılacak, yani sömürgeleşecekti.

 

Savaşın  planına gelince çok açık ve net bir plan uygulandı. Şöyle ki: İtilâf devletleri olarak bilinen İngiltere-Fransa-Rusya aralarında iş ve güç birliği sağlayabilmek için iki koldan Anadolu’yu, yani Osmanlı devletinin çekirdeğini kuşatacaklardı.Batı cephesini İngiliz-Fransız orduları deniz yoluyla  tutacaklar yani Akdenizin kapıları sayılan Çanakkale ve İstanbul boğazlarını güçlü donanma ile kapatacaklar, bu yolla Rusya’ya silah ve cephane yardımını da yaptıktan sonra ülkelerinden iyice uzaklaşmış olan ordularının yiyecek ve özellikle buğday ihtiyacını da Rusya’dan sağlayacaaklardı. Rusya da Doğu Anadolu üzerinden  Anadolu’ya girecek ve böylece Anadolu’nun kuşatılması  ve kıskaç içine alınması gerçekleşecekti.Kuşatılan Anadolu dışarıya açılamadığı için teslim olacak ve böylece Osmanlı devleti savaş dışı kalmış olacaktı. Akdeniz  boğazlarından ve limanlarından yararlanamayan Almanya  Bakanlarda Rus ve İngiltere-Fransa orduları arasında kalacağı için   başarısız olacak ve Almanya da böylece yenilmiş olacaktı. İtilaf devletlerinin planı böyleydi. Alman genelkurmayı ile Türk başkumandanlığı da  bu planı uygulatmamak üzerine bir plan yapmışlardı. Buna göre  Türk ordusu bir taraftan Rus güçlerinin Doğu Anadolu’ya sarkmasını ve oradan güneye inerek Basra körfezi  ve Ortadoğu üzerinden geleceği düşünülen İngiliz orduları ile birleşmesini önleyecekti. Batı cephesinde de Çanakklale Boğaza’nı tutacak ve İtilâf donanmasının  geçişine izin vermeyecek, böylece İtilaf devletlerinin ordularının birleşmesini ve birbirlerine silah ve  cephane desteği sağlamalarını ve yiyecek yardımı almalarını önlemiş olacaktı.   Her iki taraf da planlarını kusursuz uygulayacaklarını ve sonuçta zaferin kendilerinin olacağını değerlendiriyorlardı.

 

            Gerçekten de savaşın daha birinci ayında  İtlâf devletleri planlarını uygulamaya koydular. 29 Ekim 1914’de savaşa henüz girmiş olan  Osmanlı devleti Kasım 1914 ortalarında yani 15 gün sonra Rus ordularının  zaten 1878’den beri elinde tuttuğu  Kars ve bölgesinden harekete geçmekte olduklarını haber aldı. Bunun üzerine hızlı bir sevk işlemi ile Erzurum merkez olmak üzere Doğu cephesinde bir ordu teşkline başlandı.  O zamanki tasnife göre 3. Ordu olan ve Doğu Anadolu’yu Rus işgal ve istilasından koruyacak olan bu ordunun başına işin öneminden dolayı Başkumandan vekili olan Enver Paşa kendisi geçti.  3. Ordu kuruluşunu tam olarak tamamlayamadan Rus ordusunun Sarıkamış istişkametinde ilerlemekte olduğu öğrenildi. Olayın bir başka yönü de  Doğu Anadolu’da yaşamakta olan Ermeniler, silahlı örgütlerin baskı ve tehditleri ile  Rus ordusuna katılmışlar ve onların yardım ve desteği altında Kars , Ağrı, Sarıkamış, Gümüşhane ve Bayburt yöresinde korkunç bir Müslüman katliamına girişmişlerdi. Eğer Türk ordusu biraz daha geç kalır ve Rusların ilerleyişi durudurlmazsa Erzurum’a kadar olan bölge belki de tarihin en büyük katliamına maruz kalacaktı. İşte bu düşünceyle  Başkumandan vekili Enver Paşa  türlü eksikliğine rağmen 3.orduya harekât emri verdi ve  Sarıkamış’a Ruslardan önce erişebilmek için de  normal zamanlarda uygulanmayacak bir plan uyguladı. Zira durum çok acildi ve beklemeye tahammülü yoktu. Sarıkamış taraflarından gelen katliam ve kötü muamele haberleri tüyler ürpetici bir mahiyette idi.

 

            Üçüncü ordunun Aralık ayının ortalarında başlayan harekâtı on beş gün kesintisiz devam etti. İlk 10 gün normal seyrinde geçtiyse de 22-23 Aralıktan itibaren orduların Allahüekber dağlarının tepelerinde olduğu sırada beklenmeyen kar fırtınaları, buna bağlı olarak yiyecek arbalarının kara saplanarak kırılması, arabaları taşıyan hayvanların soğuktan ölmeleri ve nihayet tifüs hastalığının ortaya çıkması  gibi bir ordunun başına gelebilecek bütün felaketlerin aynı anda zuhur etmesi can kaybının beklenenden çok fazla olması sonucunu doğurmuştur. Buna rağmen asker  Sarıkamış yakınlarına erişmiş ve bazı vadilerde Rus askerleri ile göğüs göğüse, süngü süngüye  savaşmıştır. Bu arada Rus askerlerinden esirler alındığı gibi Rusların eline esir düşen çok sayıda Türk askeri de olmuştur. Netice itibariyle ordumuz büyük bir kayıp vererek ve  mağlup olmuş  olarak  geri çekilmiştir. 

 

Bu sonuç  Çanakkale savaşını olduğundan daha  önemi kılmıştır. Doğu cephesinde ordumuz mağlup olmuş ve geri çekilmiştir. Yani Anadolu’nun önemli bir giriş kapısı Rusların dolayısıyla İtilâf devletlerinin eline geçmiştir. Eğer diğer kapı olan Batı cephesi yani Çanakkale Boğazaı da korunamaz ve İtilaf devletlerinin eline geçecek olursa Türk Milleti  yalnızca topraklarını kaybetmekle kalmayacak devletini ve istiklalini de kaybedecektir. Kısaca her türlü mukaddesini kaybedecektir. İşte bu büyük felaketi gören Türk askerleri, Çanakkale’de  bütün varlığını ortaya koyarak gerçek bir destan yazmışlardır. Türk ordusu Çanakklale’de gösterdiği kahramanlıkla bu toprakları kendisine vatan yapan atalarına layık olduğunu açıkça ortaya koymuştur.  

 

 Çanakkale savaşları, Kasım 1914 tarihinden 18 Mart 1915 tarihine kadar deniz savaşı olarak; Nisan 1915’den Eylül 1915’e kadar da kara savaşı olarak devam etmiştir. Yani Çanakkale savaşları, Kasım 1914’den  Eylül 1915 tarihine kadar devam eden ve önce Deniz, sonra da Kara ve Deniz birlikte  olmak üzere sürdürülen ve zamanın en öldürücü silahlarının  acımasızca kullanıldığı 10 ay süren bir savaşlar  dönemidir. Birinci bölümünde bulunmayan Mustafa Kemal, kara savaşları bölümünde Çanakkale’ye intijal etmiş ve kuruluşunu kendisinin gerçekleştirdiği 19. Tümen ile Çanakkale’de  harp tarihinde benzeri görülmeyen bir başarı kazanmıştır. Aynı savaş içinde  terfi ederek albay ve savaşın sonunda da generalliğe yükseltilmiştir. Mustafa Kemal, savaşın çok kanlı sahnelerinin yaşandığı Aruburnu sırtlarında askerlerine,  “…Ben size savaşmayı değil ölmeyi emrediyorum…  diyerek vatan ve namusun candan daha kutsal olduğunu tarihe tescil ettirmiş bir kumandandır. Onun emrinde bir “İman Abidesi”  haline gelen askerler hiç tereddüt gestermeksizin ileri atılmışlar  ve canlarını vatan ve namus uğruna feda etmişlerdir.

 

Çanakkale savaşları, 1915 yılında Türk ordusunun zaferi ile neticelenmiş, fakat dünya savaşını bitirmemiştir. 3 sene sonra bitecek olan savaşı ise Türkler kaybetmiş oldukları için Çanakkale zaferi ile elde edilen savunma hattı çökmüş ve Boğaz , İtilaf devletlerinin kullanımına açılmıştır. Burada şöyle bir durum ortaya çıkmıştır: 1915 yılında  genel toplam olarak 250 bin şehit verilerek savunulan Çanakkale Boğazı,  Dünya savaşının sonunda Osmanlı devletinin imzaladığı Mondros ateş kes anlaşmasının 1. Maddesindeki hükümlere göre bütünüyle İtilaf devletlerinin kontrolüne bırakılmıştır. İşte bu durum Türk millî  vicdanında  derin bir yara açmıştır. Can ve mal olarak tarihte eşi benzeri bulunmayan bir fedakârlıkla savunulan Çanakkale,  imzalanan anlaşma ile düşmanlara - tabir yerindeyse- kendi elimizle teslim edilmiştir. 1915 yılında Boğaz’ı geçemeyen İngiltere ve Fransa donanması 1918 yılı Kasım ayında hiçbir direnişle karşılaşmadan Boğaz’ı  geçerek İstanbul önlerine gelmişlerdir. Aynı donanma daha sonra da İstanbul’u işgal ederek Osmanlı devletinin siyasî varlığına son vermiştir.  İşte Çanakkale’nin önemi burada yatmaktadır. Kazanılmış bir zafer, 3 sene sonra ortaya çıkan olaylarla anlamsız  hale getirilmek istenmiş ve imzalanan anlaşmanın birinci maddesine Boğazların itilaf devletleri kontrolüne bırakılacağı yazdırılmıştır. Fakat Çanakkale zaferi, Türk milleti’nin  maşerî  vicdanında öyle kuvvetli bir istiklâl aşkı tutuşturmuştur ki, sonraki yıllarda  çok daha zor durumlarla karşılaşan Türk Milleti, Çanakkale’yi bir  “Referans”  olarak önünde görmüş ve müstevliler tarafından elinden bütünüyle alınmak istenilen ve kısmen de alınan  İstiklâlini ve yurdunu tekrar  kazanacağına  olan güvenini bir an bile kaybetmemiştir. İşgalcilerle  her karşılaşmasında “…Bunlar bizim Çanakkale’de yendiğimiz askerlerdir…” , İstiklâl savaşında yurdumuzun önemli bir kısmını işgal eden Yunanlılarla ise“…Biz bunların  patronlarını bile  Çanakkale de yenmiştik…”  şeklindeki bir özgüvenle  savaşmış ve bu yönüyle Çanakkale, İstiklal savaşının moral ve güç kaynağı olmuştur. Hemen şunu da ilave edelim: Türk Milleti, Çanakkale savaşını zaferle sonuçlandırdığı gün bu toprakların ebedî ve ezelî sahibi olduğunu dünyaya ilân etmiştir. Sonraki bazı şavaşları kaybetmiş olması hiçbir şeyi değiştirmeyecektir. Artık “Düvel-i muazzama” olarak anılan Avrupalı büyük devletler bizim Çanakklale’de yendiğimiz devletlerdir. Onları bir daha, bir daha yenebiliriz. Zira onları ve güçlerini tanıyoruz ve onlardan korkmuyoruz.

 

            Çanakkale savaşları, Batı Avrupa’nın  19. Yüzyıl ortalarında hemen hemen tamamladığı “Sanayi Devrimi”nin  sağladığı teknolojik gücün bir manada denemesi olmuştur. Gerçekten de Birinci Dünya savaşının iki kutbu olan Almanya ile İngiltere-Fransa sanayileşme sonunda eriştikleri silah gücünü tam anlamıyla Çanakkale’de denemişlerdir. İngiz-Fransız müşterek donanmasının – o zamanki adı: Yenilmez Armada- Gelibolu yarımadası kıyılarını yaklaşık olarak 8 bin metreden döverek kıyılardaki Türk tabyalarını tahrip etmeleri, Türklerin bu savaşta büyük kayıplar vermelerinin en önemli etkenidir. 25 Nisan 1915’ten sonra başlayan Çanakkale kara savaşları sırasında İtilaf orduları başkumandanı olan İngiliz generali İ. Hamilton, “Gelibolu Günlüğü”  adıyla Türkçe’ye de çevrilan hatıralarında  İtilaf donanmasından yapılan top atışlarının Türk siperleri üzerindeki tahribatını anlatırken  şöyle diyor:

 

…Gemilerimizin birisinden bir gülle atılıyordu…Güllenin düştüğü yerde büyük bir toz bulutu meydana geliyordu. Bulut dağıldığı zaman  büyük bir alanda canlı cansız ne varsa her şey darmadağın olmuş, etrafa saçılmış bulunuyordu…”.  İngiliz ve Fransız gemilerinden atılan gülleller altında darmadağın olarak etrafa saçılanlar  Türk askerleri idi. Düştüğü yerde 100 metre çapında  ve 8-10 metre derinliğinde çukurlar açan bu güllelerden yüzlercesi, hatta binlercesi acımasızca kullanıldı. 10 aylık savaşın sonunda  Türk ordusu en seçkin askerlerinden  200 binden fazlasını kaybetti. Bilhassa savaşın ikinci bölümünü oluşturan Kara Savaşları kısmında  şehit olan askerlerin yerini doldurabilmek için  askerlik şubeleri  ( ahz-ı asker daireleri) Anadolu’nun her köşesinden devamlı asker sevkiyatı yapmakta idi.  Mayıs 1915’den itibaren askere alma yaşı 15’e kadar düşürüldükten sonra bile cephedeki boşluğu doldurmak mümkün olmayınca, esasen o zamanki kanunlara göre askere alınmamaları gereken her seviyedeki öğrenciler de askere alınmaya başlamıştır.  Türkiye’nin önde gelen liselerinden Konya Lisesi de içinde olmak üzere, Kastamonu, Kayseri, Sivas gibi illerimizin liseleri (İdadi ve sultaniler) hemen hemen bütün öğrencilerini Çanakkale’ye göndermişlerdir. Ayrıca Galatasaray Lisesi (Mekteb-i Sultani) başta olmak üzere İstanbul’daki liselerin Türk öğrencileri topluca cepheye gitmişlerdir. Tahmin edileceği gibi gidenlerin büyük bir bölümü geri dönmemiştir. Çanakkale’de Türk milleti sadece asker kaybetmekle kalmamış, geleceğini inşa edecek olan aydınlarını da yitirmiştir. Çanakklalenin kaybını milletimiz on yıllarca telafi edememiştir.

 

            Savaşın başında gayet donanımlı olan askerlerimiz savaşın uzaması ve kayıpların beklenilenden çok olması sebebiyle, savaşın ilerleyen aylarında  askerlerimizin yiyecek, giyecek ve donanımları – silah, cephane ve diğer araç-gereç- çok zayıflamış ve acınacak hale düşmüştür. Tüfeklerini omuzlarına asacak kayışları olmayan askerler…Ayakkabılarının altını keçe parçalarıyla destekleyen askerler…üzerindeki elbiseleri lime lime olmuş askerler…Yemekleri günde iki öğüne düşürülmüş  ve şeker, yeşil sebze, meyve gibi yiyecekleri hemen hemen unutmuş askerler… İşte Çanakkale savaşlarını kazanan askerler bunlar. Yaralıların toplandığı hastane çadırları bile düşman top mermilerinden korunamıyor. İtilaf gemileri hedef ayırt etmeksizin ateş ediyor. Yaralı, esir, silahsız askerler bile şehit düşüyor. Çanakkale tarihte eşine az rastlanan bir vahşete şahit oluyor. O kadar ki, kale gibi, duvar gibi müstahkem mevkileri  yıkmakta kullanılacak silahlar hiç tereddüt edilmeden Türk askerlerine karşı kullanılıyor. Hamilton’un askerlerinin o kadar gözü dönmüştü ki, karşısındaki askerlerin insan olduğunu bile unutmuşlardı. Yağmur gibi yağan gülleler karşısında  Türk askeri asla yılgınlık göstermiyor ve  imanından aldığı güçle yurdunu ve istiklâlini ölümüne savunuyordu. Çok iyi biliyordu ki,  bu kutsal savaşta kendisi hayatını kaybedecek fakat kurtarılan yurtta evlatları sonsuza kadar hür ve müstakil olarak yaşayacaklardır. Çanakklale Türk çocuklarına bu hakkı sağlamıştır.

 

            Sonuç

 

            Çanakkale savaşları  Türk tarihinin bir dönüm noktasıdır. Bu savaş, 1071 Malazgirt savaşı ve zaferi ile Türklere yurt olan Anadolu’nun ne pahasına olursa olsun savunulacağının en açık delilidir. Türk Milleti bu savaş ve zaferden sonra  çok daha zor durumlarla karşılaşmış,  toprakları işgal edilmiş, İstanbul başta olmak üzere bir çok şehir müstevlilerin ellerine geçmiştir. Çukurova’dan başka Batı Anadolu Sakarya nehrine kadar işgal edilmiştir. Türk Milleti uzun savaşların verdiği yıkıcı tahribatı iliklerine kadar yaşamıştır. İşgalci düşmanlarla işbirliği yapan yöneticileri olmuş, bir yandan işgalcilerle savaşırken bir yandan da onların yerli işibirlikçileri ile savaşmıştır. Fakat bütün bu olumsuz  durum karşısında Çanakkale  en zor durumlarda bile Türk insanına  bir moral  ve güç kaynağı olmuştur.

 

            Çanakkale savaşları ile Türkler, Avrupalı devletlerin  bu toprakları Türklerin elinden almak için ne kadar acımasız olabileceklerini görmüş  ve “Dost-Düşman”  tanımını yeniden yapmıştır. Çanakkale savaşlarında Avrupalı sömürgeciler, Afrika ve Güney Asya’dan sayıları yüzbinleri bulan   Müslüman askerleri getirerek Türklere karşı savaştırmışlardır. Bu durum,  istiklâline sahip olmayan  Müslüman halkın sömürgecilerin ellerinde nasıl  din kardeşlerine karşı savaştırlacağını da en ibretamiz şekilde göstermiştir. 1922  yılı sonunda Türk Mileti topraklarını işgal eden  müstevlilerin elinden yurdunu ve istiklâlini bütünüyle kurtardığı zaman  bu sadece Türklerin değil, toprakları işgalcilerin eline düşmüş bütün Müslüman ülkeler için çok önemli bir örnek oluşturmuştur. Türkleri kendilerine örnek alan, Ortadoğu Müslümanlarından başka Kuzey Afrika Müslümanları ve Güney Asya Müslümanları da  ortalama 25 sene içinde  bağımsızlıklarını kazanmışlardır. Türklerin zaferi, Türkiye dışında kalan Türkler için bir güvence, bir  dayanak oluşturmuş ve bu gün  Yunanistan ve Bulgaristan başta olmak üzere Balkan devletlerinin hepsinde yaşayan Türkler Türkiye’nin maddî ve manevî  desteğini arkalarında hisstmektedirler. Aynı şekilde Ortadoğu ülkelerinde yaşayan Türkler de  bu maddî ve manevî gücü ve desteği arkalarında hissetmektedirler.

 

            Çanakkale savaşları bütün yönleri ile öğrenilmeli ve bu savaşın cereyan ettiği Gelibolu yarımadası, bütün Türk çocukları tarafından kutsal bir mekan olarak ziyeret edilmelidir. Atalarımızın  din, namus, hürriyet ve istiklâl gibi kutsallarımız için ve bizlere  güzel bir yurt bırakmak için canlarını nasıl feda ettiklerini asla unutmamalıyız ve unutturmamalıyız. Yine unutmamalıyız ki, bu gün Türkiye Cumhuriyeti gibi güçlü bir devletimiz varsa bunun temeli Çanakklale zaferidir. O ruhdur ki, İstiklâl savaşını da zaferle sonuçlandırmıştır.

 

            Mustafa Kemal’i  Türk Milleti’ne kazandıran Çanakkale savaşının bütün şehitlerini rahmetle ve minnetle anıyoruz. Ruhları şad olsun.

 

           

 

           

 

             

 

           

 

 

 



* Uşak Ün. İktisadî ve İdarî  Bilimler Fakültesi Dekanı-UŞAK

< - Geri Dön

ÖZ GEÇMİŞ
İLETİŞİM
ZİYARETÇİ DEFTERİ
DİĞER BAĞLANTILAR
ANASAYFA
Vefat ve Teşekkür
GERİ DÖN
Ziyaretçiler
Toplam :   1695073
Bugün :   25
Aktif :   25

Örnek Köy


Anasayfa | Makalelerim | Kitaplarım | Güncel | Anketler | Yazılarım | Tartışalım | İletişim | Ziyaretçi Defteri | Öz Geçmiş

Web Tasarım: www.linearyazilim.com