MODERNLEŞME SÜRECİ
< - Geri Dön Eklenen Yorumlar Yorum Ekle 

1923’den Günümüze Türkiye’de  

 

MODERNLEŞME SÜRECİNDE KARŞILAŞILAN YAPISAL ENGELLER(Dengesiz Toprak Dağılımı, Tarikatcı Toplum Yapısı, Eğitimsizlik)

 Prof. Dr. Durmuş Yılmaz

 Giriş

 Türkiye Cumhuriyeti,  Osmanlı devletinde 18. Yüzyıl sonlarında başlayan ve hemen hemen hiç kesilmeden  yıkılışına kadar süren bir  Yenileşme ve Çağdaşlaşma  çabaları, daha doğrusu mücadelesi içinde olmuştur. Osmanlı padişahlarından III. Mustafa zamanında ( 1757-1774)  başlayan  askerî eğitim alanındaki Avrupa tarzı yapılanma ve  ordunun Avrupa orduları örnek alınarak yenilenmesi çalışmaları giderek diğer alanlara da  yaygınlaştırılmış ve 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın lağvedilmesiyle  ordu sisteminde köklü bir reform yapıldıktan başka sosyal, idarî, ekonomik ve siyasî alanlarda yapılması düşünülen reformlar için de çok ciddi bir  yol açılmıştır. Yeniçeri Ocağı’nın kapatılıp yerine  Türk ve İslam temel kaynağına dayalı ordu sistemine geçilmesi iki amacın birden gerçekleşmesini sağlamıştır. Birincisi, o zamana kadar padişahların her türlü yenilik ve ıslahat için karşısına çıkan ve  irticaî  gruplarla işbirliği yaparak  yenilik için atılacak adımları daha başta engelleyen bir set ortadan kalkmıştır. İkincisi de  yenilik ve ıslahat için padişahlar ordu gibi çok önemli bir desteğe sahip olmuşlardır. İşte bu atmosfer içinde Tanzimat  Fermanı olarak adlandırılan Gülhane Hatt-I Hümayunu ilan edilebilmiştir.

 

 

Tanzimat Fermanı ve sonrasındaki gelişmeler, Türkiye’de  aydınlar arasında  bitmek tükenmek bilmez tartışmalara yol açmıştır. Bunlardan bir kısmı bu ferman ve daha sonraki ıslahat ve yenilikler için Türkiye’nin (Osmanlı devleti) Batı’ya teslim olduğunu, kendi dinî ve millî  değerlerinden koptuğunu, özünden ayrıldığını, kapılarını Batı’ya açtığını, yüzünü Avrupa’ya döndüğünü, bu gidişin Türkleri islamdan uzaklaştıracağını ve binaenaleyh  Türklerin sadece balkanları kaybetmekle kalmayıp  Anadolu’yu da terk etmek zorunda kalacaklarını ileri sürmüşlerdir. Başta devrin sadrazamı Mustafa Reşit Paşa olmak üzere Tanzimat dönemi yöneticilerini  ağır dillerle eleştirmişler onu Avrupa’nın adamı olmakla suçlamışlardır. Diğer bir aydın grubu da  Tanzimat dönemini batılılaşma ve modernleşme yönünde  yenilik ve ıslahatların yapıldığı, çağın gerisinde kalan Osmanlı devletinin  çağdaş devletlerin erişmiş bulundukları seviyeyi yakalayabilmek için böyle bir dönüşüme  kesin ihtiyaç bulunduğunu ve bunun da başarıldığını  yazmışlardır[1].  Fakat, özellikle Tanzimat dönemini, yöneticileri ve yapılan ıslahat ve yenilikleri eleştirenler Tanzimat dönemi devlet adamlarından kaptan- ı derya Halil Paşa’nın şu sözü üzerinde  hiç durmamışlardır: “…Eğer Avrupa’yı taklide teşebbüs etmezsek bizim için Asya’ya dönmekten başka bir çare kalmadığına artık  iyice inandım”[2].  

 

 

Halil Paşa’yı anlamak için Tanzimat döneminde biraz daha gerilere, 1768-1774 Osmanlı –Rus savaşına  bir bakmak gerekir. 6 sene süren bu savaşta Osmanlı devleti her türlü tedbire baş vurduğu halde  bir türlü başarılı olamamış ve sonunda  Kırım gibi halkı Türk ve Müslüman olan bir ülkenin kaybedilmesi felaketi yaşanmıştır. Sonraki yıllarda devam eden savaşlarda da yine Osmanlı ordusu  Batı tarzı tertiplenmiş ordular karşısında  bir türlü zafer kazanamamıştır. Zaten bu eksikliği giderebilmek için orduda ıslahat ve yenilikler yapılmış, Batı tarzı askerî eğitim için Avrupalı öğretmenler getirilmiştir. İşte Halil Paşa’nın söylediği budur. Artık Osmanlı devleti klasik yapısı ile Batılı devletler karşısında hiç bir zaman üstünlük sağlayamayacaktır. Bu durum sadece ordu ya da askerlik sahasında değil, sosyal, idarî, ekonomik, eğitim vs. bütün sahalarda geçerlidir. İşte Tanzimat dönemi çağdaşlaşma hareketine bütüncül bir anlayışla yaklaşmış ve takibeden dönemlerde (Islahat Fermanı ve Meşrutiyet)  devlet ve toplum hayatının bütününü içine alacak  yenilik ve ıslahatlar yapmayı arzu etmiştir. Fakat hemen söylemeliyiz ki,  bu reformlarda yöneticiler çok ciddi direnmelerle karşılaşmışlar ve istedikleri reformları yapamamışlardır.  En azından istedikleri boyutta yapamamışlardır.

 

 

19. yüzyılın il çeyreğine kadar,  Osmanlı yöneticileri teşebbüs ettikleri her yenilikte karşılarında  bir direnç duvarıyla karşılaşmışlardır. Bu duvar bazen askerî kanattan (Yeniçeri), bazen medreselerden, bazen tahrik edilmiş cahil halk kesiminden bazen de hepsinin meydana getirdiği bir “Ortak Cephe”den oluşmuştur. Fakat her seferinde bu direnç duvarının içinde yer alan bir kesim vardır ki, cumhuriyet sonrası reform ve yeniliklerinde de aynı zihniyet karşımıza çıkmaktadır. Bunlar, din (İslamiyet) adına  söz sahibi olduklarını iddia edenler ve halkı kendi dinî yorumlarına dayanarak idare etmek ya da idare edilmesini sağlamak isteyenlerdir. Bu zümre, uygulamalardan menfaatleri zedelenen  bir takım cahil halkı yanlarına alarak  din istismarcılığında  o kadar ileri gitmişlerdir ki, bazı zamanlarda yöneticiler bunlara karşı çok ciddi tedbirler almak zorunda kalmışlardır. Islahat Fermanı yayınlandığı zaman  da yine bir takım kimseler ortaya çıkarak, artık Müslümanlığın Hıristiyanlıkla eşit hale geldiğini, bununsa dinen çok sakıncalı olduğunu yavaş yavaş Müslümanlığın ortadan kalkacağını vs.  halk arasında yaymaya başlamışladır. Halk arasında  bir kısım insanların  yeniliklerle  şu şekilde alay ettikleri tespit edilmiştir: “…Niçin namaz kılıyorsun hoca! Ferman okundu, görmedin mi? Teb’a-yı gayrimüslime ile artık beraber  olacağız…”[3]  Aynı direnç duvarına II. Meşrutiyet sonrasında, özellikle ittihatçıların eleştirilmesi  sırasında da rastlıyoruz. Celal Bayar anlatıyor:  Bursa’da kolera salgını baş göstermişti. Bunun için de hükümet  suların kaynatılarak içilmesi için halkı uyarıyordu. Ulucami’de  vaaz veren bir hocaefendi hükümetin bu uyarısını eleştiriyor ve  kürsüden yaptığı konuşmada,  ittihatçılar Allah’ın nimeti olan suyu içmememizi söylüyorlarlar. Allah’ın takdirine karşı geliyorlar. Güya içinde mikrop varmış. Getirin o mikrobu şu kürsüde  önünüzde hepsini içeceğim. Bakalım bana ne zarar verecek !...”[4]. Hükümeti kötülemek için böyle propagandalar yapılmıştır.

 

 

Aynı zihniyetin bir başka örneği de şudur: İstanbul’da “İttihad-ı Muhammediye  cemiyeti kuruluyor. Tüzüğünün birinci maddesi aynen şöyle: Cemiyetin Reisi Hz. Muhammed Mustafa’dır….” Zabtiyeler bu cemiyeti kapatmaya geldiği zaman  görevlilerin söyledikleri şu söz daha da ilginçtir: “..Bizim cemiyetimiz kanun-ı beşere tabi değildir ki, siz onu kanuna aykırı diye kapatacaksınız…Bizim cemiyetimiz kanun-ı ilahiyeye tabidir…”[5]

 

 

İstiklâl savaşı sırasında da Mustafa Kemal ve arkadaşlarına,Kuva-yı Milliye’ye, daha sonra Büyük Millet Meclisi’ne ve nihayet yapılan inkılâplara hep aynı zihniyet ve aynı usullerle, yani dinî  mülahazalarla karşı çıkıldığını  görüyoruz. Cumhuriyet sonrası Türkiye modernleşmesinde  de Osmanlıdan intikal eden bu ve benzeri  karşı çıkmalar görülmüştür.

 

 

Osmanlıdan cumhuriyete geçen süreçte devletin ekonomik ve sosyal düzeni de modernleşme çabalarının karşısında  doğal bir engel oluşturmuştur. Devr alınan toprak sistemi çağdaş tarım anlayışı ile bağdaşmamaktadır. Sanayi ve ticaret  hayatı da  hem Avrupa devletleri ile kıyaslanamayacak seviyede düşük hem de kendi içinde  eşitliksiz bir durum arz etmektedir. Türk halkın daha çok tarım ve havyacılıkla uğraşmasına karşılık gayrimüslim ve gayrıtürk azınlıklar sanayi ve ticarette  önemli birikimlere sahip olmuşlardır.

 

 

Bu genel girişten sonra Cumhuriyet döneminde Türk modernleşmesinin önündeki asıl yapısal engelleri  şöylece tespit etmek  ve sonuçlarını değerlendirmek istiyoruz.

 

 

Cumhuriyetin ilan edildiği ve takip eden yıllardaki Türk toplumunu büyüteç altına  koyarsak şöyle bir tablo ile karşılaşırız:

 

 

1.   Türk halkı bir Tarım ve Köy toplumudur.

 

 

2.   Türk halkının okur-yazar oranı oldukça düşüktür,

 

 

3.   Türkiye  sanayileşememiştir.

 

 

 

 

Şimdi bu hususları ana hatlarıyla açıklayalım. Önce 1927’den 2000 yılına kadar nüfus sayımı tablosuna bir göz atalım:

 

 

YILLAR

 

 

NÜFUS

 

 

ART.
HIZ (bin)

 

 

ERKEK

 

 

KADIN

 

 

KENT
NÜFUSU

 

 

KÖY
NÜFUSU

 

 

20.10.1927

 

 

13.648.270

 

 

-

 

 

6.563.879

 

 

7.084.391

 

 

3.305.879

 

 

24.22

 

 

10.342.391

 

 

75.78

 

 

20.10.1935

 

 

16.158.018

 

 

21.10

 

 

7.936.770

 

 

8.221.248

 

 

3.802.642

 

 

23.53

 

 

12.355.376

 

 

76.47

 

 

20.10.1940

 

 

17.820.950

 

 

19.59

 

 

8.898.912

 

 

8.922.038

 

 

4.346.249

 

 

24.39

 

 

13.474.701

 

 

75.61

 

 

21.10.1945

 

 

18.790.174

 

 

10.59

 

 

9.446.580

 

 

9.343.594

 

 

4.687.102

 

 

24.94

 

 

14.103.072

 

 

75.06

 

 

22.10.1950

 

 

20.947.188

 

 

21.73

 

 

10.572.557

 

 

10.374.631

 

 

5.244.337

 

 

25.04

 

 

15.702.851

 

 

74.96

 

 

23.10.1955

 

 

24.064.763

 

 

27.75

 

 

12.233.421

 

 

11.831.342

 

 

6.927.343

 

 

28.79

 

 

17.137.420

 

 

71.21

 

 

23.10.1960

 

 

27.754.820

 

 

28.53

 

 

14.163.888

 

 

13.590.932

 

 

8.859.731

 

 

33.69

 

 

18.895.089

 

 

68.08

 

 

24.10.1965

 

 

31.391.421

 

 

24.63

 

 

15.996.964

 

 

15.394.457

 

 

10.805.817

 

 

34.42

 

 

20.585.604

 

 

65.58

 

 

25.10.1970

 

 

35.605.176

 

 

25.19

 

 

18.006.986

 

 

17.598.190

 

 

13.691.101

 

 

38.45

 

 

21.914.075

 

 

61.55

 

 

26.10.1975

 

 

40.347.719

 

 

25.01

 

 

20.744.730

 

 

19.602.989

 

 

16.869.068

 

 

41.81

 

 

23.478.651

 

 

58.19

 

 

12.10.1980

 

 

44.736.957

 

 

20.65

 

 

22.695.362

 

 

22.041.595

 

 

19.645.007

 

 

43.91

 

 

25.091.950

 

 

56.09

 

 

20.10.1985

 

 

50.664.458

 

 

24.88

 

 

25.671.975

 

 

24.992.483

 

 

26.865.757

 

 

53.03

 

 

23.798.701

 

 

46.97

 

 

21.10.1990

 

 

56.473.035

 

 

21.71

 

 

28.607.047

 

 

27.865.988

 

 

33.326.351

 

 

59.01

 

 

23.146.684

 

 

40.99

 

 

30.11.1997

 

 

62.865.574

 

 

15.08

 

 

 

 

 

 

 

 

40.882.357

 

 

65.00

 

 

21.983.217

 

 

35.00

 

 

22.10.2000

 

 

67.803.927

 

 

18.28

 

 

 

 

 

 

 

 

44.006.274

 

 

64.90

 

 

23.797.653

 

 

35.10

 

 

 

 

Kaynak: DİE Nüfus Sayımları  (26 Ağustos 2002)

 

 


Tablodan da çok açık görüldüğü gibi, cumhuriyet yıllarının Türk toplumu tam anlamıyla bir Tarım ve Köy toplumudur. Bu tür toplumun en belirgin özelliği geri kalmışlığıdır. Zira tarım toplumları geleneksel sosyal yapılar içinde yaşarlar. Özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:

 

 

1.1.Geniş ve Büyük aile  yapısına sahiptirler

 

 

1.2. Doğum oranı yüksektir,

 

 

1.3.Dışa kapalıdırlar, geleneksel aile işiyle uğraşırlar,

 

 

1.4.Genel uğraş alanı Tarım ve Hayvancılıktır,

 

 

1.5.Eğitim seviyeleri düşüktür,

 

 

1.6. Sanat ve estetik anlayış gelişmemiştir,

 

 

1.6. Yenilikler karşısında tutucu bir tavır gösterirler.

 

 

Tablodan da anlaşılacağı üzere Türk toplumu 1927 yılından 1985 yılına kadar  Tarım Toplumu özelliğini muhafaza etmiştir. Fakat, 1927’den 1985’e uzayan süreçteki şehirleşme ise  daha da ilginçtir. Gerçekten tabloya bakıldığında   bir şehirleşme süreci görülüyor, fakat bu şehirleşme köylerin gelişerek şehir özelliği kazanması şeklinde değildir. Köyde yaşayan insanların çeşitli sebeplere dayalı olarak  göçerek şehre gitmesidir. Bunun sonucu olarak şehir nüfusu artmış fakat şehirleşmeden beklenen sonuç elde edilememiştir. Bu durum köyde yaşayan insanın  “Tarım Toplumu” özelliğini muhafaza ederek şehre göçmesi ve aynı çizgide hayatını orada sürdürmesi demektir. Yani köyden şehre göçen aile, yine hayvan besliyor, gecekondu adı verilen ve köydeki evinden daha da düzensiz olan bir evde yaşıyor, hayvanının gübresini yakıt olarak kullanıyor, kısaca köylü halini hiç değiştirmeden  şehirde yaşıyor. İşte bundan dolayı 1927’den günümüze uzanan çizgide  Türkiye’nin nüfus dağılımında  çarpık bir tablo ortaya çıkıyor. İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, İzmit  gibi bazı şehirlerin nüfusu doğum oranının  3 veya 4 katı bir artış gösterirken, geri kalmış bölgelerdeki şehirlerin nüfuslarında azalmalar oluyor.

 

 

Halkın büyük bir bölümünün tarım ve hayvancılıkla uğraştığı Tarım Toplumundan, Sanayi Toplumuna   ve daha ilerisi olan Bilgi Toplumuna geçiş esasen asırlar içinde oluşabilecek bir gelişmedir. Fakat Türkiye,  cumhuriyet dönemindeki reformlarla bu süreci kısaltmaya, bir manada “Çağlar üzerinden sıçramaya”  çalışmıştır. İşte bu süreç Türkiye’de düzensiz şehirleşmelere, toprak dağılımının iyice bozulmasına, kültürel yozlaşmaya, ve devletin çok önemli kaynaklarının da israf edilmesine yol açmıştır. Şöyle ki,  Tarım Toplumu özelliği dikkate alınarak 1933 ve 1946 yıllarında  çok köklü  tarımsal arazi düzenlemeleri yapılmıştır. “Topraksız Çiftçiyi Topraklandırma”  adıyla yapılan bu düzenlemelerle Osmanlı’dan devr alınmış olan “Mirî Arazi” halka dağıtılmıştır. Nüfusun azlığı ve  toprağın büyüklüğünün sonucu olarak   bazı çiftçiler  büyük tarım arazilerinin sahibi olabilmişlerdir. Güneydoğu Anadolu’da, Çukurova’da, İç Anadolu’da ve Ege bölgesinde elinde binlerce dekarlık arazisi olan çiftçiler meydana gelmiştir. Halk arasında “Ağalık”  denilen bir müessese ortaya çıkmıştır. Zaman içinde birinci sahiplerin ölmesi ve geniş tarım topraklarının mirasçılar tarafından bölüşülmesi ile topraklar küçülmeye başlamıştır. 1970’lerden sonra üçüncü nesil toprakları paylaşınca  ortaya çıkan toprak büyüklükleri  tarım için elverişsiz araziler haline gelmiştir. İyice küçülen tarlaların geliri  sahiplerini geçindiremez hale düşmüştür. Bu 2. Dalga göçü tetiklemiştir. 1.dalga göç, ekip biçecek arazisi olamayan köylülerin  şehre göç etmeleri şeklinde olmuştu. İşte bu ve benzer durumlar sonunda, nüfusun ortalama %70inin köylerde yaşadığını kabul ederek yaptığı planlama ve yatırımlar büyük ölçüde boşa gitmiş , kaynaklar heba edilmiştir. Bu gün Anadolu’nun pek çok köyünde  nüfusun nerdeyse tamamı göç etmiş fakat 1950’ lerde, 60’larda yapılmış okul binaları harabe vaziyette durmaktadır.

 Cumhuriyet sonrası yıllarda  var olan yaklaşık 40 bin köyün  yol, su, elektrik, okul, cami vb.  ihtiyaçlarını karşılamak zaten mümkün değildi. Zira köylerin düzensiz dağılımı ve hayvancılığa dayalı geçim sistemleri zaten köy kurulumlarını dağlık arazilere yönlendirmişti. Bu durum, anılan hizmetlerin köylüye ulaştırılmasını zorlaştırmaktaydı. Hizmet gelmeyince köylü köyünü terk etti, köylü köyünü terk edince hizmet durdu. Bu şekildeki bir sebep-sonuca dayalı sarmal  Türk toplumunu  köyden şehire, şehirden şehre sürekli göçen bir toplum haline getirmiştir.

 Cumhuriyet Dönemi modernleşmesinin önündeki 2. büyük yapısal engel düşük eğitim seviyesidir.

 2. Modern Türkiye’nin Tevarüs Ettiği Zihinsel ve Düşünsel Alt Yapı

 Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı imparatorluğunun da ondan önceki Selçuklu imparatorluğunun da kurucu unsuru ve çekirdeği olan Türklerin eseridir. Balkan savaşları sonunda Osmanlı imparatorluğu, esasen imparatorluk özelliğini de kaybetmiş olarak  hemen hemen kurulduğu coğrafyaya geri çekilmiş bulunuyordu. 29 Eylül 1913 tarihinde İstanbul’da imzalanan antlaşmayla (İstanbul Antlaşması),  Meriç nehrinin sınır kabul edilmesi Türklerin Balkan yarımadası ile  sınırını  da belirlemiş oluyordu. İşte o tarihten sonra  geriye dönüp bakılınca  yaklaşık 600 yıllık Osmanlı devletinin  kurucu unsuru olan Türklerin ve özellikle Anadolu’nun çok ihmal edilmiş olduğu görüldü. Gerçekten de 19. Yüzyılın sonuna gelindiğinde  ortaya çıkan tabloya bakıldığında  Osmanlı devletinin ilimde, sanatta, ekonomide ve sosyal refah göstergelerinde  en geri kalmış kesiminin Türkler olduğu apaçık ortaya çıkmıştı. 1876 yılında bir süre Maarif müsteşarlığı görevinde bulunan Ziya Paşa’nın  şu tespiti imparatorlukta Türklerin (Müslümanların) gayrımüslim teb’aya nazaran bilim ve kültür  düzeyinin ilk ve en belirgin göstergesi olan Okuma-Yazma oranının hangi seviyelerde  olduğunu  açık bir şekilde göstermektedir.

 Ziya Paşa Türk çocuklarının  eğitim alanında nasıl bir mahrumiyet içinde olduklarını da tespit etmiştir. Bu durumu  da  şöyle anlatmaktadır:

 “…İstanbul’da Rum ve Ermeni çocuklarından ikisi ile bizim çocuklardan ikis imtihana çekilsin. O zaman aradaki fark zahir olur.Anların içinde 10 yaşında çocuk az bulunur ki, kendi lisanında yazı bilmesin ve gazete okumasın. Bizimkilerin içinde 15 yaşında çocuk pek nadir bulunur ki, Türkçe iki satır bir tezkere yazabilsin veyahut Takvim-i Vekayi’yi okuyabilsin.Bundan daha kolay bir tecrübe var.Anadolu ve Rumeli’nin hangi şehrine gidilirse iş için kâtip aransın. Millet-i İslamiyenin yüzde ikisi yazı bilir çıkmaz.Milel-i sairenin  yüzde yirmisi okur-yazar bulunur”[6]

 

 

Ziya Paşa, çoğunluğu camilerde vaaz veren ve “ülema”[7] olarak halkın arasında  dolaşan ve halkı güya aydınlatmakla görevli bir kısım sözde din ve bilim adamlarını   da eleştirmekte ve onlar için de    şöyle demektedir:

 “… Bu gibi âlimlere   El Cevaib gibi bir gazete verilse lügata müracaatla iki saat mütalaa etmeyince meal istihraç edemezler .İlm-i fıkıhtan bir mesele sorulsa”Bizim Fıkıh ile tevaggulümüz yoktur” derler.Akait üzere bir bahse girişilse eline siper-i taassup alıp her sözde hasmını tekfir ile ıskata çabalarlar.Kur’an-ı Kerim’den bir ayetin manası sorulsa Kadı Beyzavî’ye müracaat yolunu gösterirler.Politikadan söz açılsa dünyada İngiltere, Amerika, Japonya, Fas gibi ekalim ve memalik olduğunu hayretle istima ederler. Ahbaptan birine bir Türkçe mektup yazmak iktiza etse şuna buna yalvarırlar”[8].  Ziya Paşa  bu sözleri ile,  medrese kaynaklı ve diğer disiplinlerden habersiz tek yanlı ve ezberci eğitimden geçmiş sözde ilim adamalarını eleştirmektedir.   

 Ziya paşa’nın bu tespitlerinden çok sonra,  tam olarak 52 sene sonra, Mustafa Kemal, TBMM’nin  3. Dönem 2. Yasama yılını açış konuşmasında aynı soruna değiniyor ve şöyle diyordu:

 “…Aziz arkadaşlarım,her şeyden evvel her inkişafın ilk yapı taşı olan meseleye temas etmek isterim.Her vasıtadan evvel Büyük Türk Milleti’ne onun bütün emeklerini kısır yapan çorak yol haricinde kolay bir okuma yazma anahtarı vermek lazımdır.Büyük Türk Milleti cehaletten az emekle kısa yoldan ancak kendi güzel ve asil diline kolay uyan böyle bir vasıta ile sıyrılabilir.Bu okuma yazma anahtarı ancak Latin esasından alınan Türk alfabesidir….”[9].

 Görüldüğü gibi Türk Milleti’nin okuma yazma sorunu cumhuriyetin 5. yılında  bile hâlâ çözülebilmiş değildi. Osmanlı’dan cumhuriyete intikal eden bu soruna  büyük önder Mustafa Kemal kesin çözüm yolunu yukarıdaki sözleriyle göstermiş oluyordu.

 Bundan 1 yıl sonra  yine 1 Kasım 1929 yılında  Mustafa Kemal bu konuya değiniyor ve şöyle diyordu:

 “…Meclisinizin en büyük eseri olan Türk harfleri memleketin umumî  hayatına tamamen tatbik olunmuştur.İlk müşkülât miletin mefkure kuvveti ve medeniyete olan muhabbeti sayesinde kolaylıkla yenilmiştir.Millet mektepleri,  kadın ve erkek, yüz binlerce vatandaşın  nurlanmasına hizmet etti.Bu mekteplerin daha fazla bir gayret ve şevk ile idame edilmesi lazımdır…”[10]

 Bütün bunlar Türkiye Cumhuriyetinin Osmanlı devletinden  okuma-yazma oranı çok düşük bir halk tabakasının yanında halkın aydınlatılmasını engelleyen  bir çarpık zihniyetin de  devr alındığını  göstermektedir. 1 Kasım 1928  tarihinde  Yeni Türk harflerinin kabul edilmesindeki önemli sebeplerden  birisi de elbette  halkın bu cahilliğini en kısa zamanda giderebilmek arzusudur.

 Cumhuriyet dönemi modernleşme hamlelerinin önündeki 3. Büyük engel de  Türkiye cumhuriyetinin Osmanlı devletinden miras aldığı sosyal ve ekonomik genel  durumdur. Bunu  “Kıt Sanayileşme” olarak da tanımlamak mümkündür.

 3.Osmanlı’dan cumhuriyete Toprak Düzeni ve Sosyal hayat

 Bilindiği gibi Osmanlı devletinde, batılı devletlerden farklı olarak  toprağın büyük bir kısmı “Miri arazi”  olarak adlandırılmış ve devletin mülkiyetinde tutulmuştur. Bundan dolayı Osmanlı devletinin hiçbir döneminde  toprağa dayalı bir zenginlik oluşmamış, kişilerin  elinde bulunan toprak “evlek[11]  boyutunu aşmamıştır.  Cumhuriyet idaresi ile birlikte  bu toprak düzeni de değişmiştir. Cumhuriyetin resmî  toprak politikası her çiftçi ailesinin geçimini sağlayabilecek miktarda bir özel toprağa (mülk) sahip olmasıdır. Bunun için değişik zamanlarda “Toprak Reformu”  adıyla düzenlemeler yapılmıştır. Fakat,  ülkenin özellikle Güneydoğu  bölgesinde  yaşamakta olan  bir kısım büyük ve geniş aileler (Aşiretler) sahip oldukları maddî güç ve bazıları da  feodal özellikleri dolayısıyla ellerinde büyük miktarlarda toprak bulundurmakta idiler. Eğitim ve kültür yönünden en alt seviyelerde bulunan bu aşiret mensubu insanlar geleneksel değer yargıları ve ölçüleri içinde  kendilerini ya mezhep ve tarikat  değerleri gibi dinsel ölçütlerle ( şeyh-mürit bağlamında) ya da yaşadığı dar bölgenin yönetiminde  güç ve kudreti ile egemenlik kurmuş büyük aileye (Aşiret) bağlılığı sebebiyle  merkezi Ankara olan bir devlete mensubiyet yanında daha yakından ve yakınında hissettiği  bir çeşit feodal  bey olan reisine itaat etmiştir.  İşte halkın bu özelliğini kendi dinsel, siyasal ve ekonomik menfaati yolunda istismar eden  bir kısım insanlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin yeniden yapılandırmacı  siyaset ve uygulamalarını  benimsemeyerek karşı çıkmışlardır. 1925 ve 1937 yılları arasında değişik boyut ve söylemlerle  Doğu ve Güneydoğu halkı arasında   devlete başkaldırı hareketleri görülmüştür. Fakat Türkiye Cumhuriyeti devleti her seferinde  bu hareketlerin ele başılarını halka teşhir ederek onların arakalarında yer alan saf ve kandırılmış halkı uyandırma yolunda   başta eğitim olmak üzere  her türlü hizmete hız vermiştir. 1984 yılından  bu güne uzanan ve bu gün de hâlâ devam etmekte olan PKK terör örgütü faaliyetleri de Türkiye’nin kalkınması ve modernleşmesi için harcanması gereken mesai ve maddî  kaynakların heba edilmesine yol açmıştır. Halkın aydınlatılarak devlete ve onun ilkelerine sahip çıkmasını sağlamak için  cumhuriyetin ilanından  günümüze kadar  hiç kesilmeyen bir reform hareketi  devam etmektedir.

 Cumhuriyetin ilan edildiği yıllarda Türk halkının %75’i kırsal kesimde yaşamakta ve geçimini çiftçilikten sağlamakta idi. Bütün özellikleri ile bir “Tarım Toplumu”  olan Türk halkının o zamanki dünya şartları içinde  refah düzeyinin yükseltilebilmesi  her şeyden önce, kırsal kesimde yaşayan her ailenin geçimini sağlayabilecek miktarda toprağa sahip olması idi. Büyük toprak sahibi aileler içinse  temel sorun, toprağı işleyecek tarım alet ve makinalarına sahip olmak idi.  İkinci dünya savaşından sonra  Türk halkının büyük ekseriyetini ilgilendiren bu iki soruna  ciddi çözümler getirilmiştir.1933 ve  1946 yılında çıkarılan değişik  kanun ve düzenlemelerle  toprağı olmayan köylülere  geçimini sağlayabilecek toprak verildiği gibi, bu toprağı işleyebilmesi için de Ziraat Bankası vasıtasıyla  kredilendirme  usulü ile  tarım alet ve makinaları verilebilmiştir. Bu düzenlemelerle Türk köylüsünün refah düzeyinde  gözle görülür bir artış gözlendiği gibi, ülkede işlenmeyen toprakların işlenmesi sonucunda da  tarım ürünlerinde ciddi bir artış gözlenmiş ve Türkiye 1950’lerden itibaren dünyada kendi ihtiyaçlarını kendisi karşılayabilen sayılı ülkeler arasına girmiştir. Diğer taraftan  tarım ürünleri ihracatı ile de önemli miktarda döviz elde eden bir ülke haline gelmiştir. Bu reform karşısında da  Türkiye büyük toprak sahibi  ve dolayısıyla da ülkenin siyasal iktidarı üzerinde etkili olan  çevrelerin ciddi muhalefeti ile karşılaşmıştır. Topraksız köylüyü  toprak sahibi yapmak uğruna  atılan her adım  belirli bir kesim tarafından  ağır eleştirilerle karşılanmıştır.

 4.Osmanlı’dan cumhuriyete  nüfus ve meslekî dağılım

 Müslüman Türklerin Anadolu’ya girişini ve Anadolu’yu yurt edinmelerini sağlayan Malazgirt  zaferini  (1071) hareket noktası olarak alırsak, Osmanlı devleti’nin yıkıldığı tarihte Anadolu’da yaklaşık olarak Türklerin 850 yıllık bir geçmişe sahip oldukları görülmektedir. Fakat  I. Dünya savaşı ya da İstiklâl savaşı  yıllarında Anadolu’da hatta Balkanlarda yaşayan Türk nüfusa dikkat ettiğimizde   Türklerin uzun geçmişleri ile  nüfusları arasında  çarpıcı bir çelişki olduğu bütün çıplaklığı ile gözler önüne çıkmaktadır. 1831 tarihli Osmanlı nüfus sayımının sonucunu gösteren şu ifadeyi burada bir kere hatırlayalım: Tahrir  işi hitempezir olup memurların avdetlerinde defatir-i nüfusiyye yekunlarından alınan hülasada müstesna tutulan memalikten maada bu defa tahriri olunan mahalde ez asakir-i mansure zükur ahali-i Müslime ve gayrımüslime  maa sübyan  beş milyona karip olduğu gösterilmiştir.”[12] 

   Bu sayımın askerlik ve vergi amaçlı olduğunu biliyoruz. Onun için de  yalnızca erkekler sayılmıştır. Nüfusu ikiye katlayarak kadınları da dahil etmiş olsak bile  genel nüfusun 10 milyon civarında olduğu görülmektedir. 1927 sayımında kesin rakamın 13.648.270  olduğunu  bildiğimize göre aradan geçen yaklaşık 100 sene içinde  Türk nüfusu ancak %30 artmıştır. Nüfusun artmamasının çeşitli sebepleri vardır. Bunları geçiyorum ve mevcut nüfusun  ekonomideki payına dikkati çekmek istiyorum.  Bunun için önce şu rakamları inceleyelim:

 Birinci Dünya Savaşı başlarında bu günkü Türkiye sınırlarına baktığımızda  şöyle bir tablo ile karşılaşıyoruz: [13]

 Toplam  Nüfus       : 16.3 Milyon

 Rum                     :1.6 Milyon

 Ermeni                  :1.2 Milyon

 İÇ TİCARET

 İşyeri Sayısı :18 Bin

 Rum                     :%47

 Ermeni                  :%23

 Levanten               :%15

 Türk                      :%15

 DOKTOR, MÜHENDİS, MUHASEBECİ

 Toplam                 :5300

 Rum                     :%44

 Ermeni                  :%22

 Türk                      :%14

 Diğer (Yahudi,Levanten):%20

 Yukarıdaki tablo açık bir şekilde göstermektedir ki,  Anadolu’daki uzun geçmişine rağmen Türk nüfus artmamıştır. Sebepleri  üzerinde durmayacağız. Ayrıca verilen rakamlar Türkler’in yalnızca nüfus yönünden geri kalmışlığını değil, ekonomik yönden de  geri  kalmışlığını açık bir şekilde göstermektedir. Kültürel yönden geri kalmışlığını ise yukarıda zaten  belirtmiştik. O halde Türklerin  Anadolu’da yeni bir devletle dünya sahnesine çıkabilmesi için mutlaka  her alanda köklü reformlar ve yenilikler yapması gerekmekteydi.

 5.Modernleşme  Hareketleri Karşısında Toplumsal Direnç Noktaları  

Yukarıda da kısmen bahsedildiği gibi, Türkiye’de  Tanzimat yıllarından cumhuriyete, hatta  günümüze kadar sürüp gelen tarihî  süreç içinde  modernleşme  hareketlerine karşı belirli çevrelerce  bir toplumsal muhalefet oluşturulmaktadır. Bu muhalefetin oluşturulmasında  çok kullanılan unsurlardan birisi de  Din  ögesidir. Cumhuriyetten önceki yaklaşık 100 yıllık dönem içinde  o zamanki Osmanlı toplum  yapısının doğal sonucu olan çok kültürlü yapı içinde  Müslümanlarla  Hıristiyanların   hukuksal eşitliği bir türlü giderilemeyen bir sorun olarak sürüp gelmiştir.  Devlet “Çok Hukuklu Sistem”den “Hukuk Birliği”ne bir türlü geçememiştir. Bundan dolayı da Osmanlı toplumu bir arada yaşayan fakat asla karışıp kaynaşmayan , homojen değil heterojen bir toplum yapısından hiç kurtulamamıştır. İşte Türkiye Cumhuriyeti  bu durumu değiştirmek  için  1924 anayasası ile  vatandaşların  tamamını bir “Türk”üst kimliği altında  toplayarak din, mezhep ve hatta ırk farkını hukuktan çıkarmıştır[14]. Türkiye’de bir kısım aydınlar anayasanın bu hükmünü bir çeşit “Türk Irkçılığı  şeklinde anlamışlar ve  de anlatmışlardır. Bu zümrenin içinde  siyasal dinciler ve  etnik bölücüler başta gelmektedirler. Birinciler dinî mülahaza ile, ikinci gruptakiler de kendilerinin “Türkten gayrı”  olduklarını ileri sürerek bu maddeye karşı çıkmışlardır. Bu cümleden olmak üzere  Mustafa Kemal’in  10 .yıl nutkunun son cümlesi olan “Ne Mutlu Türküm Diyene !.”   sözünü de  hep eleştirmişlerdir. Oysa gerek Teşkilat-ı esasiye Kanununun 88. Maddesinde herkesin “Türk”  kabul edilmesi ve gerekse de  Mustafa Kemal’in bu ünlü sözü bilimsel ve tarihi  ölçütlerle değerlendirildiğinde  asla Türk ırkçılığı olarak algılanamaz ve yorumlanamaz. 88. Madde her şeyden önce  Türk vatandaşlığını esas aldığından  ititraz geçersizdir. “ Mutlu Türküm Diyene”  sözü de  Türkiye Cumriyeti vatandaşlarını kapsadığı için  her yurttaş tarafından  gururla  kabul edilip tekrar edilebilecek bir anlam zenginliğine sahiptir.  Diğer taraftan  hem 88. Madde hem de bu ünlü söz  Türk vatandaşlarını uluslararası camiada  tek  bilek tek yürek yapmayı amaçlamaktadır. 88. Maddenin gerekçesi incelendiği zaman bu açıkça görülecektir. Orada şöyle denilmektedir:

 “... 88. Madde Türk sıfat-ı resmiyesini müriddir (irade eder, buyurur). Osmanlı saltanatı münderis ve münkariz olduğundan ( eser kalmamış, yıkılmış) artık efrad-ı millete,  Osmanlı , denemez.  Millî izzet-i nefs bir hanedana mensubiyet kabul etmez. Devletimiz, bir devlet-i milliyedir. Beynelmilel veyahut fevkalmilel bir devlet değildir. Devlet, Türk’ten başka bir millet tanımaz. Memleket dahilinde hukuk-ı mütesaviyeyi (eşit hukuk) haiz başka ırktan gelme kimseler bulunduğundan  bunların ırkî mübayenetlerini  mani-i milliyet  tanımak caiz olmaz. Kezalik, hürriyet-i vicdan musaddak olduğundan din dahi mani-i milliyet addedilmemiştir. Her yeni millet gibi Türk Milleti de aynı ırktan gelmeyen  efradı muhtevi olabilir. Ancak Türklüğün camiasıdır ki, bütün uruki (ırkları) cem etmek kabiliyetini haizdir. Asrî usuller de bu hakikati  teyit  etmektedir.”[15]

 Bu gerekçeden de açıkça görüldüğü gibi Cumhuriyetin ilanından sonra  ilk defa kapsamlı bir anayasa ile devletin temelini atanlar, Türkiye’de  ırk itibariyle Türkten başka insanların da olabileceğini kabul etmişler, fakat ancak “Türklüğün”  bütün  Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını bir arada tutabileceğini kabul etmişlerdir. Bu her şeyden önce  cumhuriyetin kurucu iradesidir ki, bugün de gelecekte de bu iradeye saygı göstermek her Türk vatandaşı için bir vecibedir. Buna rağmen siyasal hayatımızda sırf oy alabilmek uğruna  bu büyük iradeye karşı çıkan ve halkı bu yönde kışkırtan  politikacılar dün olduğu gibi bu gün de vardır. Bu tür politikacılar maalesef kendi siyasal emelleri uğruna devletin  temel direklerini sarsmaya çalışmaktadırlar.  Zaman zaman kısmen de başarılı olduklarını söylemek yanlış olmaz.  Bu tür iddia ve düşünce sahipleri sistematik bir şekilde, halkın birliğini amaçlamış olan  ve onun tarihsel çekirdeğini temsil eden “Türklük”  kavranma  ve dolayısıyla da bu temeli esas alan  Türkiye Cumhuriyeti eğitim politikalarına hep karşı çıkmışlardır. Bazı zamanlarda din ögesini bazı zamanlarda da ırksal mülahazalarla o kadar yıkıcı ve zararlı faaliyetler içine girmişlerdir ki, Türk Milleti’nin çağdaşlasması yönünde ciddi zorluklar yaratmışlardır. Bu tür düşünce sahipleri,alfabe değişikliğinden kız çocuklarının okutulmamasına  kadar çok geniş yelpazeli bir muhalefeti  cumhuriyet tarihi boyunca sürdürmüşler ve hâlâ da sürdürmektedirler.

 Sonuç

 Türkiye’de, İttihat ve Terakki hareketinin siyasette etkili olmaya başladığı 1907 ve  Abdilhamit’in tahttan indirilişini izleyen günlerden itibaren  bu harekete karşıt olarak  çok ciddi bir “Siyasal İslam”  ağırlıklı  muhalefet hareketi ortaya çıkmıştır. Bundan sonraki yıllarda Balkan ve  I. Dünya Savaşı yıllarında,  İstiklâl savaşı ve  Lozan sürecinde  ve nihayet inkılâplar döneminde bu “Siyasal İslam”  hareketi her alanda  modernleşme çabalarının karşısına sistematik bir güç, yapısal bir engel olarak  çıkmıştır. Kullandığı argümanların başında  “Din”  gelmektedir. Dinin, bireysel hak ve özgürlük, aşkın bir inanç boyutundan daha çok onun sosyal işlevi üzerine yoğunlaşmışlardır. İçki ve Faiz yasağı, örtünme, kadınlar ile ilgili hususlar her zaman tartışılan konuların başında yer almıştır.  Türk toplumunun “Milletleşme”  süreci ve olgusu bu tartışmalardan olumsuz olarak etkilenmiştir. Toplum içinde “Dindar-Laik” ya da “Alevî-Sünnî” hatta “Türk-Kürt” vb.  olgular siyasal anlamlar yüklenilerek tartışma konusu yapılmıştır. İstiklâl savaşı yıllarındaki değerler günlük siyasal propagandalara alet edilerek  tartışılmış ve toplum sürekli olarak kamplaşmaya itilmiştir. Hatta o hale gelmiştir ki, “Türk Milleti” ifadesi  Türkiye’de yaşayan Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının yalnızca bir bölümünün  yani Türklerin (!) adıymış gibi  ve bir kusur olarak ileri sürülmüş ve suçlanmıştır. Anayasa’nın 66. Maddesindeki “Türkiye Cumhuriyetine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür”  ifadesinin  değiştirilmesi gündeme gelmiştir. Bunun yerine güya  halkın tamamını kucaklayacak sözde bir isim arayışı  sürmektedir.

 Son söz olarak, Türkiye cumhuriyeti, Osmanlı’dan devr aldığı toplumsal düzenin, ekonomik, kültürel, sosyal ve siyasal alt yapısını yenilemeyi  kendisine hedef olarak seçmiştir. Bundan dolayı reformlarda, okuma-yazma oranının arttırılması, bilimsel araştırmalara hız verilmesi, halkın din,, mezhep, ırk gibi üst yapı değerleriyle  ayrışmasının önlenmesi ve “Müttehid ve Mütecanis  bir Türk toplumunun meydana getirilmesi ve yine bu yolla “Milletleşme”  olgusunun gerçekleştirilmesi arzu edilmiştir. Bu gün gelinen noktada cumhuriyetin bu hedefine tam olarak eriştiğini maalesef söyleyemeyiz. Fakat geçmişle kıyaslandığında  çok büyük mesafe alındığını  ve Avrupa ile aramızda var olan gelişmişlik  uçurumunun hemen hemen kapanmış olduğunu söylemek mümkündür.

  

 



[1] Bu konuda daha fazla bilgi için :Bkz. Kemal Karpat, Türk Demokrasi Tarihi, İstanbul 1967.; Hilmi Ziya Ülken, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, Ülken yay. İst. 1979; İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, İletişim Yay.İst. 2000; Durmuş Yılmaz, Osmanlı’nın Son Yüzyılı, Çizgi Yay. Konya 2001; Engelhart,Tanzimat ve Türkiye, Kaknüs Yay.İst. 1999

[2] Engelhart, a.g.e. s. 12

[3] Gülnihal Bozkurt, Gayrımüslim Osmanlı Vatandaşlarının Hukukî Durumu, TTK Ankara 1996, s. 60; Durmuş Yılmaz, Osmanlı’nın Son Yüzyılı, s.134

[4] Celal Bayar, Ben de Yazdım, C.2, Sabah yay. İstanbul 1999. S.100

[5] Durmuş Yılmaz, Osmanlı’nın Son Yüzyılı Çizgi yay. Konya 2001, s.168

[6] A.g.m. s.841

[7] Osmanlıda genel olarak bilim adamları için kullanılırdı (.D.Y.)

[8]İhsan Sungu, “Tanzimat ve Yeni Osmanlılar” Tanzimat,MEB Yay. 1940 , s.  840

[9] TBMM Zabıt Ceridesi, C. 5, ( 1 Teşrinisani 1928) s. 4

[10]TBMM Zabıt Ceridesi, C. 13,  ( 1 Teşrinisani 1929), s. 3  

[11] Evlek:40 arşın boy ve 40 arşın eninde olanve dönümün dörtte birine verilen addır.( Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, MEB Yay. C.I. s. 572)

[12] Enver Ziya karal, 1831 Osmanlı Nüfus Sayımı, DİE,Ankara 1997, s. 21

[13] Muhafazakarlık, C.5 , İletişim Yay. İstanbul  2004,  s. 24

[14] 1924 Teşkilat-ı Esasiyye Kanunu Madde 88. Türkiye ahalisine, din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle  (Türk) ıtlak olunur (kabul edilir). Türkiye’de veya hariçte bir Türk babanın sulbünde doğan ve yahut  Türkiye’de mütemekkin (ikamet eden)bir ecnebi babanın sulbünden Türkiye’de doğup da memleket dahilinde ikamet ve sinn-i rüşte vusulünde ( 18 yaşına eriştiğinde) resmen Türklüğü ihtiyar eden veyahut  Vatandaşlık Kanunu mucibince Türklüğe kabul olunan herkes Türk’tür. Türklük sıfatı kanunen muayyen olan ahvalde izae edilir (kaldırılır).

 

 

           

 

 

[15] Türk Parlamento Tarihi, TBMM II. Dönem (1923-1927), I. Cilt, TBMM Vakfı yayını Ankara 1993, s. 431 vd.

 

< - Geri Dön

ÖZ GEÇMİŞ
İLETİŞİM
ZİYARETÇİ DEFTERİ
DİĞER BAĞLANTILAR
ANASAYFA
Vefat ve Teşekkür
GERİ DÖN
Ziyaretçiler
Toplam :   1695230
Bugün :   182
Aktif :   182

Örnek Köy


Anasayfa | Makalelerim | Kitaplarım | Güncel | Anketler | Yazılarım | Tartışalım | İletişim | Ziyaretçi Defteri | Öz Geçmiş

Web Tasarım: www.linearyazilim.com