ÜNİVERSİTELER-DEMOKRASİ VE SEÇİMLER
< - Geri Dön Eklenen Yorumlar Yorum Ekle 

ÜNİVERSİTELER-DEMOKRASİ VE SEÇİMLER     

Prof. Dr. Durmuş Yılmaz

Türkiye’de üniversiteler hiç gündemden düşmüyor, her zaman her hangi bir mesele bahanesiyle halkın gündemini işgal ediyor.  Lise mezunu öğrencilerin üniversiteye girebilmelerinden tutun da  üniversite öğrencilerinin kılık kıyafetlerine; üniversite yöneticilerinin  şu veya bu kurum tarafından seçilmesine kadar her konu halkımızın geniş ilgisini çekiyor  ve dolayısıyla da  üniversite her zaman  gündemdeki yerini koruyor. İçinde bulunduğumuz günlerde de  Rektör Seçimleri ve yeni kurulan 23 üniversiteye de  yeni rektör atamaları  gündemimizi işgal ediyor.1982 tarihinden bu yana  kuruluşu, icraatı, yetkileri, hep tartışılan Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) 1992 yılından bu yana, öncekilere ilaveten bir de  rektör seçimi veya atamaları ile tartışılmaya başlanmıştır. Bilindiği gibi 1992 yılından bu yana üniversite rektörlerinin belirlenmesi 3 aşamalı bir süreçten geçilerek yapılmaktadır. Birinci aşama  bir çeşit temayül yoklaması mahiyetinde olan ve  öğretim üyelerinin, yani üniversitelerin kadrolu öğretim üyeleri (Yardımcı Doçent, Doçent, Profesör), belirlenen bir gün ve yerde,   rektör adayı profesörler içinden dilediklerinin adını  bir pusulaya yazarak sandığa atmaları ve bu şekilde bir irade beyanı ortaya koymaları ile olmaktadır. İkinci aşama YÖK’de geçmekte ve  rektör  adayı öğretim üyeleri aldıkları oy sırasına göre ilk 6’sı Yüksek Öğretim Kurulu Başkanlığına  gönderilmekte,  adı geçen başkanlık da   21 üyeden oluşan genel kurulu toplayarak üniversiteden isimleri bildirilen 6  adayı tek tek oyladıktan sonra en çok oy alan  ilk 3 sırayı Cumhurbaşkanlığı makamına arz etmektedir. Üçüncü ve son aşama cumhurbaşkanlığınca  yapılan seçme ve atama işlemidir. Cumhurbaşkanı Yüksek Öğretim Kurulu başkanlığından gelen  ve her bir üniversite için 3 profesörün ismi yazılı olan listeden  dilediğini rektör olarak atamaktadır. Bu gün yürürlükteki sistem budur. Bu sistem Anayasa ve  2547 sayılı YÖK  yasasına uygundur. Yani eleştiriler sistemle ilgilidir, yasayla değil.

İşin aslına dönecek olursak,  üniversite rektörlerinin belirlenmesinde bu gün yürülükte olan ve yukarıda kısaca özetlediğimiz sistem maalesef üniversite fikrine de, anlamına da bilim ve akademiya ölçütlerine de uygun değildir. Hatta son zamanlardaki gelişmeler dikkate alındığında zararlı bir uygulama olduğunu söylemek hiç de yanlış olmaz. Rektörlük seçimini kaybedip  fakat üst makamlar tarafından rektörlüğe atanan çok değerli bilim insanları olduğu gibi, rektörlük seçimini kazanıp üst makamlar tarafından veto edilen çok değerli bilim insanları da vardır. Bu sistem üniversite öğretim üyelerinin  meslekî  konsantrasyonunu bozmakta ve   üniversitelerde nifak tohumlarının yeşermesine de zemin hazırlamaktadır. Temayül yoklaması, öğretim üyeleri tarafından “Seçim” şeklinde değerlendirildiği için  ciddi bir kampanya oluşmakta ve  aday adayları –tabir yerindeyse- üniversiteyi kamplara ayırmaktadırlar.  Bilimsel ölçütler ve liyakat değerleri bir kenara atılarak genel politik tavır ve tutumlar öne çıkmakta, hatta şehir halkı ve medyası da işe karıştıktan sonra üniversite  öğretim üyeleri “şunun adamı, bunun adamı”  şeklinde sınıflandırılarak üniversitenin her kademesinde popülizm ve adam kayırmacılık egemen olmaktadır. İşin bir başka yönü de şudur:  Temayül yoklaması  sırasında bir birleri ile çeşitli sebep ve şekillerle münakaşa eden, tartışan ya da benzer ihtilaflar içine giren öğretim üyeleri  ikinci veya üçüncü aşamada  bazen hayal kırıklıklarına uğramakta, binbir türlü çaba ve gayretlerle  yoklamada birinci sırayı kazanan adaylar ve taraftarları yukarıdaki seçim ve atamalarda  “yok”  hükmüne  uğrayabilmektedirler. Bu durumda öğretim üyelerinin bir birleriyle kötü olmaları, - halk tabiriyle-  yanlarına kâr kalmaktadır. Böyle durumlarda  bir kısım öğretim üyeleri  yukarı makamlar tarafından uygun görülen ve rektörlüğe atanan öğretim üyesinin gözüne girebilmek için , başlangıçta başka bir aday adayı için çalışmış olmalarına  rağmen, değişik tavır ve tutum içine girmekte, hiçbir zaman bir bilim adamı için uygun görülmeyecek  davranışlar sergileyebilmektedirler. Rektörlüğe atanan öğretim üyesi de  bütün bu olup bitenlerden fazlasıyla etkilenmiş olarak idarecilik süresince  ehliyet ve liyakatı  göz ardı ederek yalnızca “Sadakat”  ilkeleri ile hareket etmekte ya da böyle hareket etmek zorunda kalmaktadır.  Bunun sonucunda ise bilimsel ölçü  ve değerlendirmeler gözden düştüğü gibi akademik hiyerarşi sistemi de bozulmakta ve uygulanamamaktadır. “Karşıt” kabul edilen profesörler   sadece derslere girerken Doçentler ve hatta Yardımcı Doçentler önemli idari ve akademik görevlere atanmaktadırlar. Üniversite öğretim üyelerinden az oy almakla birlikte üst makamların uygun görmesi sonucu rektörlük görevine atanan öğretim üyesi de sürekli bir tedirginlik içinde bulunmakta, “Yukarının Torpili”  ile Rektör olmanın yarattığı ezilmişliği üzerinden atamamaktadır. Tabir yerindeyse, üniversitede seçimi kaybettiği halde rektör olmak hocanın içine sinmemektedir. Tek teselli kaynağı “…Bundan önce de böyle şeyler olmuştu…”  türünden açıklamalardır. Bütün bu ve benzer sebeplerden dolayı bir an önce  bu sistem  değiştirilmelidir.  Bu sistemin üniversitenin malî  özerkliğine  de bilimsel özerkliğine de  ciddi zarar verdiği artık ayan beyan görülmektedir. 

 

                                                                              II            

 Bu günkü Rektör Seçimi ve Atanması sisteminin zararlı hale gelmesinin en önemli sebebi bireysel ve indî  mülahazaların  çok etken olmasından kaynaklanmaktadır. Hemen belirtelim ki, gerek oy kullanan öğretim üyeleri, gerek rektör adayı profesörler bu mülahazalardan nefslerini kurtaramamaktadırlar. Yasal seçme yetkisi kullanan  YÖK  üyelerini  ve cumhurbaşkanını  da  bu tür insanî  zaaflardan arınmış sayamayız. Yani  bu etkilenme ve etkileme (zaaf)  insanî  bir özelliktir. Onun için  “…siz nefsinizi düzeltin…” demek yerine sistemi düzeltmek lazımdır. Modern dünyada da böyledir. Sistemin hatalarını   iki ana grupta topluyoruz. Şimdi bunları kısaca izah edelim:

1.        En önemli zaaf, rektörün  ikinci defa seçilebilir olmasından kaynaklanmaktadır. Bu zaafın kaynağı da  rektörün geniş icra yetkisinden beslenmektedir. Şöyle ki: Üniversitede bir öğretim üyesinin atanması ve yükselmesi doğrudan doğruya rektörün inisiyatifinde bulunmaktadır.  Doktorasını bitirmiş bir araştırma görevlisi ancak rektör tarafında kadrosu ilan edilirse Yardımcı Doçent (Öğretim Üyesi)  olabilmektedir.  Doçent  unvanını almış bir öğretim üyesi ancak rektör tarafından kadrosu ilan edilirse bu unvanın sağladığı haklardan yararlanabilmektedir. Profesörlük şartlarını tamamlamış bir öğretim üyesi, ancak rektör tarafından kadrosu ilan edilirse bu unvanı alabilmekte ve kullanabilmektedir. Ayrıca Anabilim Dalı Başkanlığından  fakülte dekanlığına kadar bütün idarî ve akademik makamlar rektörün inisiyatifi altında elde edilebilmektedir. Yüksek Okul ve enstitü müdürlükleri de aynı şekildedir. İşte bundan dolayı,  üniversitelerdeki seçim sonuçları dikkatle irdelenirse, ilk defa rektör olan bir öğretim üyesi ikinci defa aday olduğunda kesin olarak oylarını artırmaktadır. Bu sonuç belki icraatının öğretim üyeleri tarafından benimsenmiş ve takdir edilmiş olması şeklinde  izah edilebilir.  Bu açıklamanın elbette doğru tarafı vardır, ama bütünüyle böyle izah etmek  biraz zorlama bir yorum olur. Bazı üniversitelerde bunun çok belirgin örnekleri vardır, fakat biz burada doğrudan  üniversite adı zikretmeyi uygun bulmadık.

2.         Akademik  yükselme ölçütleri, yani Yardımcı Doçent, Doçent ve Profesörlük kadrolarına atanma  ya da bu unvanlara sahip olmak için  şimdiki Üniversitelerarası Kurul daha da yetkilendirilmeli ve bütün unvanlar buradan alınmalıdır. Böylece  öğretim üyesinin bir manada “İstikbali” rektörün inisiyatifinden çıkarılmalıdır. Bunu üniversite özerkliğine aykırı görenler çıkabilir, fakat unutmamak gerekir ki, bir öğretim üyesinin  meslekte yükselmesini  taraflı bir makama havale etmenin bilimle değil, akıl ve mantıkla da uyan tarafı yoktur. Yani bir öğretim üyesi seçim aşamasında aleyhine çalıştığı bir öğretim üyesinden (Rektör)  daha sonra  meslekte yükselmek için kendisine kadro açmasını isteyecek! Ya da kendisini Dekan veya Müdür yapmasını bekleyecek!  Bu, insan tabiatına aykırıdır. Bunu kimse kimseden beklemesin.

 

Rektör Seçimi Nasıl Olmalıdır?

 

 

İlk söylenecek söz “Demokrasi İlkelerine Uygun”  olmalıdır. Demokrasi söz konusu olduğu zaman bütüne bakmak mecburiyeti vardır.  Şimdi hemen soralım: YÖK’ün yapısı ne kadar demokratiktir?  YÖK  Başkanı ve YÖK  üyeleri demokratik usullerle mi seçilmektedir? Hatta seçilmekte midir? Hiç ilgisi yok. YÖK Başkanı da üyeleri de  bütünüyle  cumhurbaşkanının  bireysel tercihi  ile atanmaktadır. Seçim söz konusu değildir.

O halde işe YÖK’ten başlamak gerekir. Bunun için:

1.YÖK  Başkan ve üyeleri belirlenecek bir usulle üniversite öğretim üyelerinin temsilcileri tarafından seçilmelidir. ( 2 dereceli seçim sistemleri uygulanmalıdır)

2.Üniversite rektörlerini  doğrudan öğretim üyeleri değil de üniversite senatosu seçmelidir.

3.Öğretim üyeleri üniversite senatosunun üyelerini seçmelidir.

4. Üniversite senatosunda  yine pramidal sistemle seçilmiş öğrenci temsilcisi , araştırma görevlisi temsilcisi ve çalışanları temsilen de sendika temsilcisi bulunmalıdır.

5.Senato tarafından  profesörler arasından  birisi Rektör olarak seçilmeli ve cumhurbaşkanı tarafından da atanmalıdır.

6. Cumhurbaşkanı senato tarafından seçilen profesörü değil de bir başkasını atayacak olursa   seçimde birinci sırada bulunan  profesörü neden atamadığının gerekçesini  yazılı olarak açıklamalıdır. Bütün bu işlemlerde yargı yolu da açık bulundurulmalıdır.

                Yalnızca ana hatlarını yazdığımız bu sistem detaylandırılarak konuyla ilgili bir yasa ve buna bağlı yönetmelik ve yönergeler hazırlanabilir. Üniversitelerin bilim üretme ve bilim insanı yetiştirme faaliyetleri elbette iyi hazırlanmış huzur ve güven ortamı içinde ve  malî  yönden desteklenerek donanımlı hale getirilmiş öğretim üyeleri  vasıtasıyla  gerçekleşecektir. Bunun başkaca bir yolu yoktur. İdarecilerin seçim ve atanmaları öğretim üyelerinin aralarındaki aheng ve işbirliğini zedeliyorsa orada  ekip çalışması yapılamaz. Öyle durumlar olur ki, alanında  Türkiye’de tek kabul edilen bilim insanları sırf rektör seçiminde   başka bir adaya oy verdiği için  rahat çalışamayacak duruma düşürülür ve sonunda da üniversitesinden ayrılmak zorunda kalabilir.  

                Sonuç olarak, üniversitelerin iç ve dış huzuru sağlanmalı, evrensel boyutu asla göz ardı edilmemelidir. Üniversitede asıl olan araştırmacılık ve bilim insanlığıdır. Geniş icra yetkisi olan rektörlük veya benzeri makamlar esasen  bu gün örnek almaya çalıştığımız batı dünyasında  pek çok profesörün tereddütsüz elinin tersiyle iteceği türden görevlerdir. Bu makamların, öğretim üyeleri arasında  ölümüne yarış ve mücadele haline gelmesi üzülerek belirtelim ki, üniversitelerimizde bilimsel seviyelerin göstergeleriyle ters orantılı olarak değişmektedir. Üniversitede rektör olmanın bir öğretim üyesi için belki bir tek çekici tarafı olur ki, o da  öğretim üyelerine daha geniş imkanlar ve  bilimsel özgürlükler sağlayarak bilimsel araştırmaların önündeki engelleri kaldırmak ve üniversiteyi evrensel boyuta çıkarmaktır. Bu gün acaba böyle mi?

< - Geri Dön

ÖZ GEÇMİŞ
İLETİŞİM
ZİYARETÇİ DEFTERİ
DİĞER BAĞLANTILAR
ANASAYFA
Vefat ve Teşekkür
GERİ DÖN
Ziyaretçiler
Toplam :   1695112
Bugün :   64
Aktif :   64

Örnek Köy


Anasayfa | Makalelerim | Kitaplarım | Güncel | Anketler | Yazılarım | Tartışalım | İletişim | Ziyaretçi Defteri | Öz Geçmiş

Web Tasarım: www.linearyazilim.com