TÜRKÇE`Yİ KORUMAK
< - Geri Dön Eklenen Yorumlar Yorum Ekle 

GİRİŞ

 

 

            Tarihin derinliklerine şöyle bir göz attığımızda  binlerce yıl önce var olan ve büyük medeniyetler kurmuş olan bir takım milletlerin, bu gün sadece  tarih kitaplarında kalmış olduğunu görürüz.  Askerî, siyasî ve hatta ekonomik bakımdan zamanının en güçlü devletlerini ve büyük medeniyetlerini kuran bu milletlerin zamanla devletlerinin yıkılmış olduğunu, kendilerinin de tümüyle ortadan kaybolmuş olduklarını görürüz. Birkaç tanesini hatırlayacak olursak, Sümerler, Asurlular, Hititler, Lidyalılar, Firigler, Fenikeliler... sayabiliriz. Bu devletlerin bazı askerî veya sosyal felaketlerle karşılaştıklarını, bazılarının büyük ekonomik bunalımlara düştüklerini yine tarihten öğreniyoruz. Fakat bunların çağdaşları olan bir takım devletlerin ve o devletleri kuran milletlerin aynı sıkıntıları fazlasıyla yaşadıkları halde varlıklarını bu gün de devam ettirmelerine karşılık,  diğerlerinin neden yok olup gittiklerini araştırdığımızda  karşımıza,  askerî, siyasî ve ekonomik sebeplerden çok farklı, bambaşka bir faktör çıkmaktadır: MİLLİ KÜLTÜRÜN YİTİRİLMESİ.  Hiç ayrıntıya girmeden  belirtelim ki, milletlerin tarih içinde varlıklarını sürdürmeleri kuvvetli bir Milli Kültür’e sahip olmaları ile ancak mümkündür. Eğer kültürel yönden milletler donanımlı ve güçlü durumda iseler,  siyasî varlıklarını yitirseler bile yaşamaya devam ediyorlar ve askerî bakımdan güçlendikleri anda, daha önce kaybettikleri  devletlerini yeniden kuruyorlar, siyasî bakımdan yeniden diriliyorlar, yeniden diğer milletlerle yarışabilecek bir güç haline geliyorlar. Fakat kültürel boyut itibariyle ölmüşlerse bir daha dirilmeleri mümkün olmuyor. Yukarıda adlarını saydığımız ve tarihte büyük devlet ve medeniyetler kuran milletlerin bu gün yok olup gitmiş olmalarına rağmen onların çağdaşı sayılabilecek bir takım milletler,-bunların başında Yahudiler, Türkler, Mısırlılar ve Çinlileri sayabiliriz- bu gün siyasî varlıklarını hâlâ  sürdürmekte iseler, bunun bir tek açıklaması  vardır ki, o da Kültür’dür. Güçlü ve sağlam bir Türk Kültürü, ya da güçlü ve sağlam bir Çin veya Yahudi kültürü binlerce yıldan beri  bu milletlerin yaşamasını temin etmiştir. Kendi kültürlerini  kaybederek, başka bir milletin kültür dairesi içine giren diğer milletler de  tarih sahnesinden silinip gitmişlerdir. Bu gün Hititlerin, ya da Lidyalıların veya Friglerin devamı olan bir millet yoksa, bu, onların son ferdine kadar başkaları tarafından öldürülmüş olmalarıyla değil,  kendi kültürlerini yitirerek başka bir kültür dairesine girmiş olmalarıyla ancak izah edilebilir.

 

  Millî Kültürün bir çok ögesi olmakla birlikte, hiç şüphe yoktur ki, anası, Dil’dir.  Böyle olunca da Dil üzerinde meydana gelen tahribat doğrudan kültürü  zedelemekte, hatta bozmaktadır. Başka bir ifadeyle kültürün bozulması Dil’den başlamaktadır. Buna bağlı olarak, milletlerin çöküşü de dilden başlar. Zira, dilini kaybeden millet adını kaybetmiş olur.  Kim olduğunu bilemez ve söyleyemez hale gelir.  Bunun doğal sonucu olarak da  tarihiyle bağı kopar, böylece nereden geldiğini de bilemez olur. Atalarını da unutur.  Git gide millet kendi köklerinden uzaklaşır ve  yavaş yavaş başka bir kültür dairesine girer.  Artık o millet tarihin derinliklerine gömülmüştür, bir daha da çıkamaz. 

 

 

            Türk Dili ve  Kültürünün Durumu

 

 

            Türk Kültürü, tarihte Türk Milleti’nin  hareket alanına paralel bir seyir izlemiştir.  Ortaasya’nın derinliklerinde,  Çinlilerle komşu olduğu zamanlarda çevre kültürlerden etkilenmekle birlikte  güçlü kültürü sayesinde  etkilenmeyi zenginleşmeye dönüştürmüş, özellikle Moğolca’dan aldığı kelimeleri Türkçeleştirerek dilimizin kelime sayısını artırmış, ifade kabiliyetini güçlendirmiştir. Bu gün Türkçe’de Moğol kökenli bir çok kelime bulunmaktadır[1].

Yedinci yüzyıl ortalarından itibaren  Müslüman-Arap ordularıyla karşılaşan Türkler  yavaş yavaş İslamiyet’i tanımaya başlamışlar, bu arada dinî  terimler başta olmak üzere bir takım Arapça  ve  Farsça kelimeleri de  Türkçe’ye dahil etmişlerdir. “Allah” kelimesi başta olmak üzere, namaz, abdest, şehid, cihad... gibi kelimeler  ve bunların etrafında meydana getirilmiş kavramlar, deyimler, özlü sözler Türkçe’nin  zenginleşmesine  önemli katkılar yapmışlardır.  Dokuzuncu yüzyıldan itibaren  hemen hemen tamamı  din olarak Müslümanlığı seçmiş olan Türkler, kendi içlerinden önemli din bilginleri de çıkarmaya başlamışlardır ki, bu gün Hadis ilminin üstadları sayılan Buharî, Tirmizî, Müslim bunlardan bazılarıdır. Fakat bu dönemde Türk Milleti, İslam Dini’nin  ortaya koyduğu Adalet, Şehitlik, Gazilik, Kulluk gibi yüksek değerlerin  cazibesine kapılarak  İslamiyet ile daha fazla iç içe olabilmek ve onun Yüce Peygamberini daha fazla tanıyıp öğrenebilmek  gayreti içine girmiş olduğundan  yeteri kadar seçici davranamayarak  İslamiyet’i öğrenmek ve öğretmek adına Arap kültür unsurlarını da, farkında olmadan almış, ve buna dayalı olarak da Türk Milleti’nin kendi bireyleri arasında, özellikle yönetim kesimi ve  eğitim kurumlarında Türk Kültürü’nün ana unsuru olan Türkçe, yavaş yavaş ihmal edilmeğe başlanmıştır. Fakat halk içinde özgün Türkçe’nin konuşuluyor olması başta olmak üzere bilge kişilerin ve ozanların yine bu özgün Türkçe’yi kullanmaları dilimizin bozulmadan devam etmesinin başlıca nedeni olmuştur. Kuşaktan kuşağa “Ana Dil” Türkçe, bu şekilde aslını koruyarak devam edebilmiştir. Bu zincirin büyük halkaları olarak Dede Korkut ( Korkut Ata), Yunus Emre (Aşık Yunus), Karacaoğlan, Köroğlu...gibi halk ozanlarını ve  kahramanlarını sayabiliriz. Aydınlar arasında ve saray çevrelerinde Türkçe’nin bozularak, o zaman için ( 10. Yüzyıl) Arapça ve  daha sonra da Farsca’nın etkisi altına girmesine, Türkçe’nin bilim alanlarından uzaklaşarak yerini Arapça ve Farsca’ya terk etmesine ve sonuçta da Türkçe’nin  kırsal alanlarda okur yazarlığı olmayan cahil halk tabakaları arsında konuşulan bir dil haline gelmesi tehlikesine karşı bir kısım aydınlar tedbirler düşünmeğe başlamışlardır ki, bunların başında  Kaşgarlı Mahmut gelmektedir. Bu gidişin dilimiz açısından  zararlı ve hatta tehlikeli  olduğunu düşünen Kaşgarlı Mahmut, 1073 tarihinde tamamladığı ve  Halife’ye sunduğu Divanu Ligat-it-Türk adlı meşhur eserini, Arapça karşısında  Türkçe’yi savunmak ve Türkçe’nin de zengin bir dil olduğunu ortaya koymak için  kaleme almıştır. Bu eser incelendiğinde, söz konusu devirde, Bağdat, Şam, Tebriz, Isfahan  şehirleri başta olmak üzere bu günkü Ortadoğu ve İran bölgelerinde Türkçe’ye karşı büyük bir ilginin olduğu fakat Türkçe’nin de bölgenin diğer dilleri Arapça ve Farsca’nın etkisi altında olduğu anlaşılmaktadır. Diğer taraftan, Kaşgarlı’nın bu eseri   Türkçe’nin etrafında büyük bir Türk-İslam Medeniyeti’nin oluşmakta olduğunu da göstermektedir. 

            Türklerin Anadolu’ya girişi ve hâkimiyet alanını Hıristiyan dünyasının sınırlarına kadar  genişletmeleri ile Türkçe’nin mücadele etmek zorunda kaldığı dillerin sayısı da birden bire artmıştır. Anadolu’nun yerli halkı olan Rumlar ve Ermenilerin konuştuğu diller ile Hıristiyan dinine ait  bazı kelime ve deyimler Türkçe’yi olduğu kadar top yekûn Türk Kültürü’nü de zorlamaya başlamıştır. Bu zamana kadar yerleşik hayata ait köklü bir Kültür ortaya koyamamış olan Türkler, mimarîde, sanatta, edebiyatta, şiirde, kendine has özgün kültürü yaratmaya uğraşırken, yeni karşılaştığı ve idaresi altında tuttuğu bu şehirli Hıristiyan halkın  kültür dairesine girmemek ve kendi millî  kimliğini koruyabilmek için daha fazla “İslamîleşmek” ihtiyacını hissetmiş olmalı ki, Ortasaya’dan Anadolu’ya taşıdığı çadır mimarisini cami, medrese, kervansaray gibi  anıtsal eserlerine uygulamış, fakat kitabelerinde  halkın konuştuğu Türkçe’den ziyade  Arapça ve Farsça ağırlıklı bir saray dilini tercih etmiştir. Konya, Kayseri, Sivas, Erzurum’da bulunan Selçuklu devri eserleri bu şekildedir. Selçuk Devleti’nin kurucularının isim ve unvanlarının “Selçuk Beğ, Tuğrul Beğ, Çağrı Beğ, Alp Arslan, Melikşah”  şeklinde olmasına karşılık, 13. Yüzyıl Anadolu Selçuklu Sultanlarının unvanlarının  Alaaddin Keykubad, Gıyaseddin Keykavus, Gıyaseddin  Keyhüsrev...”  şeklinde olması,  diğer kültür unsurları bir kenara bıraksak bile Türkçe’nin ciddi bir şekilde Farsça’nın etkisinde bulunduğunu göstermektedir. Yine bu dönem içinde  Karamanoğlu  Mehmet Bey’in “Bundan geru (sonra) divanda, dergahta, meydanda Türkçe’den gayrı dil konuşulmaya...” şeklindeki meşhur fermanı Konya Sarayı’ndaki Farslaşmaya bir tepkiden başka bir şey olmasa gerektir.

 

            Osmanlı Dönemi

 

 

            Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemi (Erken Osmanlı Devri), Türk Kültürü açısından  bakıldığında oldukça sade, özgün,  asıl kaynağına bağlı bir yapı  arz etmektedir. Konuşulan Türkçe, “Halk Türkçesi”  ağırlıklı bir dildir. Şehirleşmeye henüz başlamış “Yarı Göçebe” bir sosyal yapı, hayvancılık ve çiftçilik ağırlıklı bir ekonomik hayat göze çarpmaktadır. Anadolu Selçuk Devleti’nden tevarüs edilen  anıtsal yapılar, olduğu gibi muhafaza edilmiş, zamanla bu tarz  daha da  geliştirilerek özgün bir “Osmanlı Mimarisi  meydana getirilmiştir. Büyük kubbeli camiler, ince uzun minareler bu tarzın belirgin özelliklerindendir.  Osmanlı’nın imparatorluk döneminde Sinan, Davut Ağa, Mustafa Ağa, Mehmet Ağa, gibi mimarlar tarafından  bu mimarî tarz zirveye çıkarılmış ve Süleymaniye, Selimiye, Yeni Camii, Sultan Ahmet Camii gibi eserler ortaya konarak “Şaheserleri” vücuda getirilmiştir. Aynı dönemi edebiyat ve özellikle de şiir açısından incelediğimizde, tıpkı mimarîde olduğu gibi  bu alanda da  Bakî ile, Fuzulî ile zirvenin yakalanmış olduğunu söyleyebiliriz. Karacaoğlan ise bir başka zirveyi temsil etmektedir ki, bizim konumuz açısından bu daha önemlidir. Zira, “Divan Edebiyatı”  olarak adlandırılan  bir dalda çağının en güzel eserlerini veren bu ünlü şairlerimiz, bir başka açıdan bakıldığında  Türkçe’nin Saraydan (Devletten)  ihraç edilmiş olduğunu, yerine tıpkı  Anadolu Selçuk Devleti zamanında  olduğu gibi Arapça ve Farsça ağırlıklı bir dilin yerleşmiş bulunduğunu göstermektedirler.  Karacaoğlan ise, “Türk Kültürü’nün Anası” olarak adlandırdığımız “Halk Türkçesi” ile söylemiştir. Türk Dili açısından Karacaoğlan, her halde  tek başına bir kaynak konumundadır.

 

Osmanlı’nın Son Yüzyılı’nda Türkçe

 

Tarihimizde Tanzimat, Islahat, Meşrutiyet Dönemi gibi isimlerle anılan Osmanlı’nın  bir çeşit “Batılılaşma Dönemi”  dilde de önemli gelişmelerin yaşandığı  bir devirdir. 1789 yılında yenilikçi Padişah  III. Selim’in tahta çıkışı ile başlayan  bu dönem, siyasî, askerî, idarî, hukukî, dinî, ekonomik... bir çok alanda  yeniden yapılanma çalışmalarının görüldüğü, 8 padişahın tahta çıktığı, üçünün ihtilalle  tahttan indirildiği, ikisinin öldürüldüğü  bunalımlı ve buhranlı bir  devirdir[2]. Önemli ıslahatlar yapılmıştır. Yaklaşık  500 senelik bir geçmişi olan Yeniçeri Ocağı kaldırılmış, Teb’a arasında din ayrımı yapılmaksızın hukuken eşit vatandaşlık  getirilmiş, Anayasa hazırlanarak (Kanun-ı Esasi) seçimler yapılmış ve Meclis açılmıştır. Bu yenilikler konumuz dışında olduğu için bir kenara bırakıyoruz ve  Türkçe  ile ilgili gelişmelere dönüyoruz.

Bu dönemde, özellikle yeniçeri Ocağı’nın kaldırılarak doğrudan Türk halkına  dayalı  bir ordunun  kurulacak olması Türkçe’de  de  öze dönüş hareketinin başlamasına yol açmıştır. Dilimiz açısından bu oldukça önemli bir gelişmedir. 1876 yılında hazırlanarak yürürlüğe konulan  Kanun-ı Esasi’nin  18.  Maddesinde yazılan “ Teb’a-yı Osmaniyenin hidemat-ı devlette istihdam olunmak için devletin lisan-ı resmisi olan Türkçeyi bilmeleri şarttır”( Kili, Gözübüyük, Anayasa 1985)  ifadesi  Türkçe’nin korunması ve özendirilmesini  sağlamaya yönelik  önemli bir gelişmedir. Bu istikametteki gelişmeler  zaten hiç duraksamadan devam etmiş ve Cumhuriyet yıllarına erişilmiştir. Biz bu dönemde Türkçe’ye –tabir yerindeyse- musallat olan bir başka hastalıktan söz edeceğiz. Bu da  “Batılılaşma Hareketi” içinde  Türkçe’ye giren  yabancı kelime ve  ifadelerdir.   Türkçe’nin  kelime sözcük aldığıi dillerin başında ise Fransızca gelmektedir.

Tanzimat yıllarından itibaren Fransa ile olan türlü ilişkilerin bir çeşit yan tesiri olarak Fransızca  kelimeler de dilimize girmeye başlamıştır. Önceleri  çeşitli amaç ve sebeplerle Fransa’ya gidip gelen aydın ve siyasetçilerimizin yaşadığı muhitlerde  bir çeşit “Kibarlık Özentisi”  şeklinde  ortaya çıkan Fransızca kelimeleri Türkçe kelimeler yanında kullanmak adeti giderek yaygınlaşmaya başlamıştır. Başlangıçta “Mersi  (Merci =Teşekkür ederim), Bonjur (Bonjour= Günaydın) , Mösyö (Monsieur =Bey), Madam (Madame =Bayan)...gibi sınırlı sayıda  kelimeler kullanılırken, matbacılık, gazetecilik, telgraf, telefon gibi iletişim  teknolojilerinin;  tren ve demiryolu gibi ulaşım  teknoloji ve hizmetlerinin  Türkiye’ye gelmesiyle ve bu alandaki  hizmetlerin yaygınlaşmasıyla dilimizdeki  Fransızca sözcüklerin sayısında  ciddi bir artış meydana gelmiştir. Dilimizdeki  varlıkları 100 yıldan daha eskiye dayanan ve bu gün de hâlâ  kullanmaya devam ettiğimiz bu sözcüklerden bazılarını   hatırlayalım:

Telefon (Téléphon), Telgraf (Telegraphe), Gazete (Gazette), Tren (Train), Ray (Raille), Vagon (Wagon), Şef Tren (Chef de Train), Furgon (Fourgon), Sinyal (Signal), Otomobil (Automobil), Otobus (Autobus), Apartman (Appartement), Ataşemiliter (Attaché Militaire), Kravat (Cravatte), Pantalon (Pantalon), Radyo (Radio), Televizyon (Télévision)...

            Fransızca’dan Türkçe’ye sözcük geçişi Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, Cumhuriyet’ten günümüze devam etmiştir. Cumhuriyet sonrası dil ve fikir hareketlerinde görülen  sadeleştirme  çabalarında tıpkı Arapça ve Farsça sözcüklerde  yapıldığı gibi Fransızca sözcüklerde de Türkçeleştirme uygulamaları yaşanmıştır. Sonuç aynı olmuştur. Yani bazılarının yerine Türkçe kelimeler bulunularak konulmuş, bunlar halk tarafından benimsenerek kullanılmaya başlanmış, bazıları da bütün resmî  gayretlere rağmen tutunamamıştır. Fakat burada bir noktaya  dikkat etmek gerekmektedir: Fransızca’dan dilimize giren kelimeler Türkçe söylendiği gibi yazılmakta ve o şekilde okunmaktadır. 

 

Türkçe Nasıl Korunur?

 

 

            Bu konuda Fransız Dil Akademisi’nin  (L’Academie Française, Kuruluşu: 1636) izlediği yol bir örnek olabilir. Fransız Dil Akademisi, önce Fransızca’nın “ Çatı-Kural”ını tespit  ile işe başlamıştır. Bu çatı kısaca şöyledir:

1.Fransız Alfabesinde 26 harf, 38 sesi karşılamaktadır.  Bazı sesli ve sessiz harfler bir araya gelerek yeni sesleri karşılarlar. Birkaç örnek: Ch= ş, Chanter (Okunuşu: Şante);  Ph= F,  Phrase, (Okunuşu: Fraz; Au= O , Automatic (Okunuşu: Otomatik); Eau= O, Tableau (Okunuşu: Tablo).  Bu kural sayesinde Fransızca  başka dillerden gelebilecek her kelimeyi  kendisine uyduruyor ve kelimeyi Fransızca’ya kazandırmış oluyor. 

2. Fransızca önden ve sondan ulamalı bir dildir.

3. Yabancı dillerden gelecek sözcükler duyulduğu gibi ya da söylenebileceği şekilde yazılır.

Bu “Çatı-Kural” korunarak, Fransızca gelen her sözcüğü kendisine uydurmuş, böylece gerek eski köklerden (Latince ve Grekçe), gerekse çağdaşı dillerden gelecek sözcükler kısa sürede Fransızca’nın kelime hazinesine (Vocabulaire) dahil olarak bu dili zenginleştirmiştir.

Türkçe’nin korunmasında izlenecek  benzer yol  şöyle olmalıdır:

Önce “ Çatı-Kural”  tespit edilmelidir.  Buna göre:

1.Türkçe 29  harfle bütün sesleri karşılayacaktır. Sembol ve Ses eşitliği vardır. Yani her harf bir sesi, her ses bir harfi karşılamaktadır.( Baguoğlu, 1995, s. 24) 

2. Türkçe sondan ulamalı bir dildir. Pekiştirme sıfatları hariç  tutulursa (Pespembe, Yemyeşil, Kıpkırmızı...) hiçbir kelime baştan ek almaz.

3.Yabancı sözcükler duyulduğu gibi yazılır. Yani sese sembol bulunur.

4. Kısaltmalar har harf okunur.

Türkçe yazmada ve konuşmada bu  “Çatı-Kural”  korunabilirse başka dillerden gelecek sözcükler Türkçemize ya hiç zarar vermezler ya da en az zararla kurtulmuş oluruz.

Bu açıklamalar ışığında Türkçe’ye başka dillerden gelen sözcüklere baktığımızda karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor:

Arapça ve Farsça kökenli sözcüklerde, sözcükten çok  tamlamalar dilimize zarar veriyor. Bu gün Türkçe’de yazılışı ve okunuşunda  hâlâ  bir ortak yol bulamadığımız  bu tamlamalar farklı yazarlar tarafından farklı şekillerde yazılmaya devam ediyor.

Birkaç örnek:

Şeyhülislam, Şeyh-ul İslam, Şeyh-ül İslam;

Şattülarap, Şatt-ül Arap

Darbımesel, Darb-ı mesel;

Müddeiumumi, Müdde-i umumi

Müdafayıhukuk,  Müdafaa-i Hukuk,  Müdafa-yı Hukuk, Müdafaa-yı Hukuk

Kuvayımilliye; kuvâyi milliye; Kuvayı milliye

Gayrımüslim, Gayr-ı Müslim, Gayr-ı müslim, Gayr-i müslim

Gayrımeşru, Gayr-ı meşru, Gayr-i meşru

Gayrıkabilitelif, Gayrı kabil-i telif, Gayr-ı kabil-i telif

Düyunuumumiye, Düyun-u umumiye, Düyun-ı umumiye, Düyun-ı umumiyye

Bu örnekleri daha fazla çoğaltmaya gerek yok. Türk Tarih Kurumu,  Kültür Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı gibi devlet kurumları ile, Ötüken, İletişim, Çizgi,  İş Bankası, Yapı Kredi Bankası gibi özel kurumların yayınladığı kitaplarda da bu farklı yazılışları her zaman görmek mümkündür.

Birlik nasıl sağlanabilir, ya da  ayrılık nereden çıkıyor? Önce ikinci soruya cevap verelim. Ayrılık, Türk ilim adamları arasındaki iki farklı görüşten kaynaklanıyor. Bunlardan birisi, bu tamlamaların duyulduğu gibi yazılmasını savunan grup, ikincisi de bu tamlamaların Arapça veya Farsça aslına uygun olarak yazılmasını savunan grup. Aslına uygun yazmak uğruna Arapça ve Farsça’nın kurallarını Türkçe’ye taşımak acaba ne kadar doğrudur? İşte tartışılması gereken birinci nokta budur. İkincisi de söylendiği şekilde yazmak, yani  sözcük  veya tamlamayı tek sözcük halinde yazmak (Gayrimüslim, Gayrımeşru, müdafayıhukuk, Reisicumhur)    dilimize ne gibi bir zarar verir (!), bunu da tartışmak gerekir. Diğer taraftan , tamlamaları aslına uygun yazdığımızda onlardan  türetmeler yapmaktaki zorlukları da her halde dikkate almak gerekir.

Batı dillerinden gelen sözcüklere gelince, burada iki farklı durumla karşılaşıyoruz. Yabancı sözcüğü Türkçe seslerle okuyup aynı sesleri veren harflerle yazmak, ya da  aslına uygun harflerle okuyup yine o harflerle yazmak. Fakat ikinci seçenekte hemen görüleceği gibi Türkçe’nin “Çatı-Kural”ı bozulmaktadır.  Zira Türkçe’de kelimeler söylendiği gibi yazılır, yazıldığı gibi okunur. Bu çatı kuraldır. İşte bu gün Türkçe’nin karşı karşıya bulunduğu en temel sorun buradadır. Şöyle ki: Fransızca’dan  dilimize giren sözcükler Türk halkı tarafından hemen kendi dil kurallarımıza uydurulmakta ve öylece kullanılmaktadır. Yani aslı Fransızca olan kelimeler duyulduğu şekilde yazılmakta ve yazıldığı şekilde de okunmaktadır. Otobüs (Autobus), Otomobil (Automobil), Tren (Train), Ray (Raille), Telefon (Téléphon), Televizyon (Télévision), Gazete (Gazette), Apartman (Appartement), Şef (Chef), Direktör (Directeur), Konferans( Conférance), Profesör (Professeur)... Görüldüğü gibi  hepsi de Fransızca olan bu kelimelerin Türkçe olarak yazılıp okunmasında bir güçlük bulunmamaktadır. Bundan dolayı da her tabakadan Türk insanı bu kelimeleri rahatça okuyup yazabilmektedirler.

 

Asıl Tehlike İngilizce Sözcüklerde

 

 

Fransızca’ya oranla çok daha sonra dilimize girmeye başlayan İngilizce sözcüklerde ise durum hiç de böyle değildir.  Zira İngilizce sözcükleri Türk insanı duyduğu gibi yazamamakta ve yazıldığı gibi de okuyamamaktadır.  Bundan dolayı da  yazılışı ayrı okunuşu ayrı bir Türkçe’ye(!) doğru hızla gidilmektedir.  Bu durum Türkçe’nin “ Çatı-Kural”nı bozacağı için  ciddi bir bunalıma ve kültürümüzün zarara uğramasına sebep olacaktır. Çünkü bu sözcükleri “Türkçeleştirmek”  mümkün olamamaktadır. Bu gün ülkemizde Türkçe içinde hemen herkesin günlük hayatında kullandığı şu örnekleri bir kere inceleyelim:

Blue jean, Show-Room,  Flash,  Channel, T Short,  Offside,  Free-kick,  Check-up, Chat…

Bu sözcükler, hatta özel isimler Türkçe harf ve seslerle ifade edilemez mi? Şu örneklere bakalım:

Lort Kürzon( Lord Curzon), Ceneral Alenbi ( General Allenby); Mösyö Milran (Monsieur Millerand); Mösyö Franklen Buyyon (Monsieur Franklin Bouillon) ( M. Cemil, Lozan, 1933). Görüldüğü gibi 1933 yılında yayınlanan Lozan kitabında  yabancı devlet adamları, ister Fransız olsun ister İngiliz olsun, Türkçe söylendiği şekilde yazılmıştır.

Bütün bu sözcükleri her gün yüzlerce defa kullandığımız halde, yazılı şeklini görmeden pek az insanımız bunları bir sözlükte bulabilir. Zira yazılışını öğrenmek  ayrı bir eğitim gerektirmektedir. Söylediğimiz kelimeyi yazmak da aynı şekilde  sadece halktan insanlar için değil, aydınlar için de ciddi bir güçlük doğurmaktadır.  20 Kasım 2003  tarihinde teröristlerce bombalanan bir İngiliz Bankasını telaffuz etmek  ciddi bir sorun olmuştur. HSBC (Eyç Es Bi Si). Oysa bunun doğru telaffuzu He Se Be Ce olmalıydı.

            İşyeri tabelalarındaki yanlışlıklar istenilen amacı sağlamaktan çok uzak olmaktan başka, dil yanlışlıklarında da her halde birinci sırayı alacak durumdadır. Şu örnekleri inceleyelim:  Copy Center; Auto-Show-Room;  Fast-Food; Cafe, Shopping Center; Star Game Cafe.

 

 

 

 

 

     

 

    Sadece avize satış yeri olan bir dükkana sergi salonu anlamına gelen “showroom” yazılmış.

 

 

           

 

        

 

 

     Bilgisayar sözcüğü çok tutulmuş olmasına rağmen hala “Computer” kelimesi kullanılmış.

 

     Turistik özelliği olmadığı halde “Lokanta” yerine Fransızca kelime tercih edilmiş.

 

 

      Cilt bakım ürünleri satan bir dükkan. “kozmetik” de yazabilirdi.

 

      Perde ve kumaş satan bir dükkan. Yabancıların bile anlayamayacağı bir iş yeri tabelası.

 

           

   

     Bilgisayar oyunları ve film cd leri satan bir dükkan.

   

Asansör kurulum, bakım ve onarımı yapılan bir işyeri. İngilizce, Türkçe karışık bir tabela.

 

 

                Bilgisayar oyunlarının oynandığı ve internet hizmeti verilen bir salon.

 

Bu tabelada İngilizce ile Türkçe yazılışlar yer değiştirmiş olmalıydı. Yani ilk görüldüğünde Türkçesi okunmalıydı.

 

 

 

 

Bazı kimseler de İngilizce sözcükleri Türkçe ile karıştırarak kullanmaktadırlar: Çek (Chek) etmek; Çekin (Chek-in) yaptırmak; Fri Shoptan (Free Shop) almak, Chatleşmek, Zapping yapmak…

 

Türkiye’de yaşayan bizler, anadili Türkçe olan bizler İngiliz alfabesi harfleriyle değil, Türk alfabesi harfleriyle konuşmalıyız.

 

SONUÇ

 

 

Türkçe konusunda  herkes, fakat özellikle Türk Aydını duyarlı olmalı ve duyarlı davranmalıdır. Türkçe, Türk Kültürü’nün anasıdır.  Kültürel yozlaşma Dil’den başlar. Dil’i korumak Millî  Kültürü korumaktır. Öyleyse yapılması gerekenleri  maddeler halinde sıralayalım:

 

1.      Yukarda işaret ettiğimiz “ Çatı-Kural”a  uymalıyız. Yani,  kelime hangi kökten ve hangi dilden gelirse gelsin öncelikle  biz o kelimeyi duyduğumuz gibi yazmalı ve öyle okumalıyız. Kelimeleri sondan ekleyerek türetmeliyiz. Bunu yaparken,  ilk önce, yabancı kelimenin anlamını karşılayacak bir Türkçe kelime varsa mutlaka onu tercih etmeliyiz. Yoksa o yabancı kelimeyi  Türkçe kurallara göre okuyup yazmalıyız. Mesela: “Legal”, yerine “Yasal”; “İllegal” yerine de “Yasadışı”,  demeliyiz. Bu iki kelime yerine  “Kanunî” ve “Kanun dışı”  da diyebiliriz.  “Normal” yerine “Olağan”, “Anormal”  yerine de “Olağan dışı=Sıradışı”, spor alanındaki “Finish”  yerine “Bitiş”, bilimsel çalışmalarda sıkça kullanılan “deadline, Outline”  yerine “Son Teslim Tarihi, İçindekiler= Başlıklar”;   diyebiliriz. Fakat bütün bunlardan daha önemlisi kelimeleri Türkçe kurallarıyla yazıp okumaktır. Böylece  sadeleştirmenin yan tesiri olarak ortaya çıkan “Kısırlaşma” ve “Fakirleşme” önlenmiş olur.

2.      Hangi amaçla olursa olsun yazılacak her çeşit tabela muhakkak Türkçe harflerle ve Türkçe kurallarıyla yazılmalı, eğer yabancı dil kullanılmak isteniyorsa bu Türkçe’nin altına daha küçük harflerle ve parantez içinde yazılmalıdır. Mesela: LOKANTA (Restaurant) gibi. Ayrıca  bu işle uğraşan kişiler de bağlı oldukları esnaf birlikleri veya diğer Sivil Toplum Kuruluşları tarafından  zaman zaman Türkçe Yazım Kuralları kursuna çağrılmalı ve  kendilerine bir belge verilmelidir.

3.      Yazılı ve Görüntülü Kitle İletişim Araçları olan Gazeteler, Radyolar ve Televizyonlar Türkçe’nin doğru kullanılması konusunda duyarlı davranmalı, yanlış yapanlar  uyarılmalı, bilhassa sunucuları  eğitilmelidir.

4.      Kısaltmalardaki  İngilizce söylenişe  derhal son verilmelidir. TV, Ti Vi olarak değil, Te Ve olarak;  NTV, En Ti Vi değil, Ne Te Ve olarak; CNN, Si En En olarak değil, Ce Ne Ne olarak,  SHOW TV,  ŞOV TeVe olarak, FLASH TV de Flaş TeVe; CD, Si Di olarak değil, Ce De olarak söylenmelidir. Yazarken de aynı şekilde  yazılmalıdır.

5.      Hiç tereddüt etmeden Türkçe’nin içinde  kullandığımız  İngilizce kelimeleri duyduğumuz gibi yazmalıyız. Çekap, Şovrum... gibi.

6.      Türkçe’de olmayan harfleri asla kullanmamalıyız. TAXİ değil,  TAKSİ;  WAP değil, Vap, Quiz (Kuiz= arasınav)...gibi.

Çok basit gibi, bazıları tarafından da gereksiz gibi görülen bu küçük tedbirlere uyulmazsa  söylediği kelimeyi yazamayan insanlarımızın, hatta aydınlarımızın sayısı hızla artacaktır. Türkçe git gide bir aşiret, hatta bir kabile dili haline gelecek, bilimsel faaliyetlerden çekildikten sonra günlük hayatta da ihtiyaçlara cevap veremez duruma düşecektir.  Yaşanmakta olan başıboşluğun en kısa zamanda  sona erdirilmesi gerekmektedir. Daha fazla geç kalmadan!!!

 

Kaynakça

 

Atalay, H. 1999; İngilizce-Türkçe Sözlük, ( 2 Cilt) Türk Dil Kurumu Yayını, Ankara

Banguoğlu, T. 1995;Türkçenin Grameri,Atatürk Kültür,Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Dil Kurumu yayını,Ankara

Cemil, M.,  1933, Lozan (I. Cilt), İstanbul

Develioğlu, F. 2002; Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat, Aydın Kitabevi, Ankara

Kili, S.; Gözübüyük, Ş.; Türk Anayasa Metinleri, Türkiye İşbankası yayınları,Ankara 1985

Nouveau Petit Larousse Illustré, Dictionnaire encyclopédique,Librairie Larousse, Paris 1939

Türkçe Sözlük (2 Cilt),Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Krumu Türk Dil Kurumu yayını, Ankara 1998

Yazım Kılavuzu, Türk Dil Kurumu yayını, Ankara-2005

Tuğlacı, P. 1978, Oky


[1] Kurultay, Moğolcada kuriltay:

[2] Bu dönemin padişahları: III. Selim, II. Mahmut, Abdülmecit, Abdülaziz, V. Murat, II. Abdülhamit, V. Mehmet (Reşat), VI. Mehmet (Vahdettin) dir. Tahttan indirlenler :  III. Selim, Abdülaziz, V. Murat’dır. Öldürülenler: III. Selim, Abdülaziz’dir.

< - Geri Dön

ÖZ GEÇMİŞ
İLETİŞİM
ZİYARETÇİ DEFTERİ
DİĞER BAĞLANTILAR
ANASAYFA
Vefat ve Teşekkür
GERİ DÖN
Ziyaretçiler
Toplam :   1695121
Bugün :   73
Aktif :   73

Örnek Köy


Anasayfa | Makalelerim | Kitaplarım | Güncel | Anketler | Yazılarım | Tartışalım | İletişim | Ziyaretçi Defteri | Öz Geçmiş

Web Tasarım: www.linearyazilim.com